Her ay bir çeyrek altın alıp evde saklıyorum, bu tasarruf şeklimin olumlu ve olumsuz yönleri nelerdir?

Özellikle kadınların fiziki altına yatırım yapma konusunda istekli olduğu bilinen bir durum. Evde altın ya da nakit para saklamanın türlü sakıncaları var elbette. Birikiminiz çalınabilir, sakladığınız yeri unutabilirsiniz. Deprem, sel gibi doğal afetler sonucu zarar görebilir. O nedenle artık birikimleri evde tutmak bankada tutmaktan çok daha riskli.

Bunu söylediğimde genellikle 50 yaş üstü insanlardan aldığım tepki; bankalara güvenmedikleri yönünde oluyor. Bankalardaki birikiminizin toplamı 150.000 TL’ye kadar garanti altındadır. Bu tutar tek banka içindir, ayrı ayrı bankalara 150.000 TL yatırarak toplamda daha fazla birikiminizi garanti altına alabilirsiniz.

Diğer yandan, fiziki altını gidip kuyumcudan ya da döviz bürosundan alıyorsunuz. Kuyumcu sattığı çeyrek ya da gram altının alış-satış farkını bankaya göre çok daha yüksek tutuyor. Piyasa hareketli ise 530 TL’lik çeyrek altın başına 15-20 TL gibi alış-satış farkları oluşabiliyor. Oysa bankaya yatırmış olsanız internet bankacılığından 3-4 TL gibi ufak giderler ile alış-satış işlemlerinizi gerçekleştirebilirsiniz.

Bir TV programına katılmak için toplantı yaptığımızda sevdiğim bir arkadaşım bu konu üzerine konuşurken şöyle bir tespitte bulunmuştu. “Kadınlar bazen birikimlerinin kayıt altında olmasını istemeyebilir. Eşinden ayrı bir birikim yapmak isteyebilir. En çok da bu nedenle çeyrek altın alıp evde saklama gereği duyuyorlar.” Açıkçası olayın bu tarafını hiç düşünmemiştim.

Birikim yapma şekillerinin toplumdan topluma değişiklik gösterdiği düşünülürse aslında çok da haksız bir çıkarım olmaz sanırım bu durum.

Bankalara güvenmediğimiz ortada. Toplumlar ciddi bir hafızaya sahiptir. Vatandaş da haklı aslına bakarsanız. Ülkemizde bankaların yaşattığı travmalar belli. 80’lerde yaşanan banker olayları. Mutlaka izlemişsinizdir, İlyas Salman ve Şener Şen’in oynadığı Banker Bilo filmini…80’ler Türkiye’de hem ekonomik hem de siyasi olayların had safhada olduğu yıllardı. Tabi ben bunu kitaplardan okuduğum kadarı ile biliyorum. Ben 90’lar çocuğuyum. Gerçi 90’lar da dünyada kayıp yıllar olarak bilinir. Yani aslına bakarsınız hep geçmişi özlüyoruz ama o yıllar da bugünden daha kolay değilmiş.

80’lerde rahmetli Turgut Özal’ın serbest piyasaya geçiş hamlesiyle birlikte faizler serbestleşti. Türkiye’de sermaye yok. Denetimsiz ve düzensiz bir piyasada ortaya bankerler çıktı. Bankerler halktan yüksek faizle tasarrufları topluyor, bankalara veriyordu. Böylelikle yastık altındaki paralar daha hızlı ortaya çıkmıştı. Banker sayısı çığ gibi büyüyünce kontrolsüz bir süreç başlamış oldu. Tıpkı bir saadet zinciri gibi herkes yüksek faizden payını almaya çalıştı. Domino etkisi ile bankerler batmaya başladığında artık çok geçti. Banker Kastelli bu bankerlerin en tanınanlarındandır. Yurtdışına kaçtığında parasını Kastelli’ye verenler üzerine bir bardak soğuk su içmişlerdi.

Sonrasında 2000-2001 yıllarına damgasını vuran bankacılık krizi, Türk halkının hafızasına bir travma olarak kaydedildi. Uzan ailesinin bankası olan İmar Bankası “Dolara, Marka Yüksek Faiz” diyerek reklamlarda boy gösteriyordu. Bankacılık krizi gümbür gümbür geldiğinde artık çok geçti.

Ancak iyi tarafından bakalım 2001 bankacılık krizi, şu an ki bankacılık sistemimizin sağlam olmasında etkili oldu. Kriz sonrası bir dizi düzenleme ile bankacılık sektörü düzene, denetime kavuştu. 2008 küresel krizini hafif yaralı atlattı isek bu 2001 krizini yaşamış ve ders çıkarmış olmamızdandır. Elbette asıl marifet kriz olmadan bu düzenlemeleri yapabilmek ama neylersin biz de böyle bir milletiz.

Bitiyor mu bitmiyor…Jet Fadıl karşımıza çıkıyor. 2018’e geliyorsunuz Çiftlikbank vakası çıkıyor. Sürü psikolojisi ile hareket ediyoruz. Demek ki neymiş suç bankacılıkta, bankalarda değil, çok para kazanma, bir an önce zengin olma arzumuz başımıza bela oluyor. Yine bankalara güvenmeyip evde para saklayan Ayşe Hanım, komşusundan duyduğu network işine 10.000 TL yatırabilir. Bu tür sistemlere girenlerin genellikle zarar ettiği ortada. Neden böyle akıldışı işler yapıyoruz? İnsan beyninin aldatmacası, risk iştahının cazibesi…

Artık bankalara güvenmeme, sisteme güvenmeme süreçleri geride kaldı. Bunları düşünerek, tartışarak kaybedecek zamanımız yok. Zamanın gerisinde kalarak geleceği yakalamamız çok zor. Enflasyon diye bir gerçek var. Enflasyon bu yıl marketten 100 TL’ye aldığın kahvaltılık malzemeyi seneye 100 TL’ye almana izin vermiyor. O zaman ne yapıyoruz? Evde, arabada, toprak altında, küpün içinde, soba borusunda, minderin içinde para ya da altın saklamıyoruz.

Bunu söyleyince bana hakaret edenler bile oluyor. Bankaları övüyorsun, ne biçim akademisyensin, halkı düşünmüyorsun diye serzenişlerde bulunanlar da…Bilakis halkı düşünüyorum bunun için artık sistemle savaşma, sisteme güven diyorum. Devlet, kanunla bankalardaki paranı garanti altına almış. Hala güvenmiyorsan yine kanunla verilen evinin tapusuna da güvenmiyorsun demektir. Sonuçta onu da devlet veriyor.

Her şeyden sürekli şikâyet etmenin topluma, bireye faydasının olmadığı açık. Enflasyona karşı birikimimizin değerini korumak zorundayız. Korumazsak şikayetçi olduğumuz sisteme yenik düşeriz. Artık finansal piyasalarda türlü türlü yatırım araçları var. Bunları tanımamız gerek. 

3 cevaplar
  1. Mustafa Bektaş says:

    Hocam elinize sağlık yine güzel bi yazı olmuş ancak ;
    “Piyasa hareketli ise 530 TL’lik çeyrek altın başına 15-20 TL gibi alış-satış farkları oluşabiliyor. Oysa bankaya yatırmış olsanız internet bankacılığından 3-4 TL gibi ufak giderler ile alış-satış işlemlerinizi gerçekleştirebilirsiniz” dediniz. Bu normalde tam tersi değil mi ? Piyasada çeyrek altın alıp satarken 5-10 TL oynuyor bu farkı da kuyumcuyla pazarlık ederek biraz daha dusebiliyor bazen . Bankalarda ise 20 TL fark var alış satış arasında.
    Saygılarımla.

    Cevapla

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir