Finansal Tahmin ve Tavsiye Üzerine…

Finansal piyasalarda gelecek olayların tahmin edilmesi ve bu doğrultuda bireysel ve kurumsal yatırımcılara tavsiyelerde bulunulması davranışsal finansın en gizemli konularından biri. Özellikle sermaye piyasalarında görülen şu ki, herhangi bir finansal konuda her yatırım uzmanı, bir yatırım tavsiyesi demektir. Diğer bir ifade ile hiçbir yatırım uzmanının görüşü tamamı ile diğer bir yatırım uzmanının görüşü ile örtüşmemektedir. Bu da, piyasada ne kadar uzman var ise o kadar değişik tavsiye anlamına geliyor. Elbette buna neden olan faktörler psikolojik olabilir, beklenti kaynaklı ya da deneyimsel olabilir. Mesela daha önce kriz görmüş bir uzman ile tecrübesiz bir uzmanın olaya bakışı farklıdır. Çünkü finansal kriz süreçleri her ne kadar kitaplardan okuyarak öğrenilse de süreci birebir yaşamak ayrı bir deneyim şüphesiz. Konuyu farklı bir açıdan ele alırsak, aslında burada ilginç olan yatırım uzmanının tavsiye verirken ya da tahminde bulunurken psikolojik etkileri sürece bilerek ya da bilmeyerek dahil etmesidir. Yatırım uzmanı kendi karakteri, psikolojisi nedeni ile tahmin ve tavsiyelerine istemeden de olsa farkına varmadan sübjektif yaklaşabilir. Bu konuda yapılmış akademik çalışmalar mevcut. Farklı ülkelerdeki yatırım uzmanlarının finansal olaylara bakış açısının farklılık gösterdiği, kültürel farklılık nedeni ile tahminlerinin iyimser ya da kötümser yaklaşımlı olduğu bu çalışmalar sonucunda elde edilmiş.

Tahmin üzerine yaklaşımlara baktığımızda çok farklı görüşler ortaya çıkmaktadır. “Tarih tekerrürden ibarettir” yaklaşımını benimseyenden tutun da “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” yaklaşımına kadar uç görüşler mevcut. Son dönemde gözlemlerim ve okumalarım doğrultusunda bu konuda farklı bir görüş de şu: “Gelecek hakkında tahmin yapılamaz” Nassim Nicholas Taleb’in kaleme aldığı “Kara Kuğu: Olasılıksız Görünenin Etkisi” kitabında yer alan bu yaklaşıma göre tahmin diye bir şey yoktur, gelecek hakkında yapılan her tahmin, saçmalamaktan başka bir şey değildir. Kitapta durumu özetleyen ve belki de olayı daha da karmaşıklaştıran bir ifadeye dikkat çekmek istiyorum: “ Sistematik olarak, olasılıksız görünen bir olayın gerçekleşmesi, olasılıklı görünen bir olayın gerçekleşmemesine denktir.” Açıkçası Taleb’in görüşünün finansal piyasalarda tamamı ile doğruluğunun kanıtlanması oldukça zor. Çünkü finans piyasasında her olayın etkisi farklı boyutlarda. Bu noktada kafa karıştıran asıl konunun rassal bekleyişler teorisinin finansal piyasalarda ne kadar etkin olduğudur.

Faiz Lobisi

Finansal piyasaların işleyişinin arkasında “gizemli güçler” olduğu iddiası, son yıllarda ekonomistleri bir hayli düşündürmekte. Çeşitli teoriler, devletlerarası gizli ilişkiler, dünya finans sistemine yön veren büyük kurumların çıkar çatışmalarının olduğu düşüncesi finansal piyasalarda aksiyon yaratmakta. Dünya finans sisteminin büyüklüğü gün geçtikçe artmakta, finansal ürün çeşitliliği öngörülemez boyutlara varmaktadır. Hal böyle olunca, piyasaların aşağı yönlü mü yoksa yukarı yönlü mü hareket edeceğinin tahmini zorlaşıyor. Özellikle sermaye piyasaları yaşanan dalgalanmalar nedeni ile bir nevi “kumar piyasası” düşüncesini gündeme getiriyor. Hangi hareketin nereden geldiği, döviz, altın ve diğer yatırım araçlarının kazandırıp kazandırmayacağı konusunda yapılan tahminler kimi zaman makro ekonomik göstergelerden çok finansal piyasalardaki psikolojik etkenlere dayanıyor.

Ülkemizde bu yıl faizlerin tarihi dip yaptıktan sonra tekrar yükselişe geçmesi, faiz lobisi iddialarını tazeledi. Faiz lobisi basitçe sermayedarların faiz piyasalarını manipüle etmesi olarak tanımlanabilir. Bu düşünceye göre, sermayedarlar ve büyük yatırımcılar gelişmiş ülkelerde bulamadıkları yüksek faiz getirilerini gelişmekte olan ülkelerde aramaktadırlar. Bu nedenle, bu ülkelerde düşüşe geçen faiz ortamını gererek faizlerin tekrar yükselmesine sebep olduğu düşünülmektedir. Faizlerin yükselmesi ise gelişmekte olan ülkenin yatırımlarını kısmakta, istihdamı azaltıp işsizliği arttırmaktadır. Böylece, gelişmekte olan ülkelerin “gelişmiş” hale gelmeleri mümkün olamamaktadır. Tabi burada sadece devletler arası ekonomik çıkarlar değil siyasi çatışmalar da amacına ulaşabilmektedir. Liberalleşmenin yoğunlaştığı son yıllarda finansal piyasalardan kim ne kadar yüksek getiri elde eder yarışı hakim. Bu yarışta ekonomik ve siyasi olarak güçlü olan ülkelerin diğer ülkelere göre daha fazla sözü geçiyor. Çünkü piyasalara, paraya yön veren kararlar ve veriler onlara ait.

Faiz lobisi var mıdır, varsa tespit edilebilir mi?

Yazımın başından beri dikkatle kullandığım ifade, faiz lobisi konusunun “iddia” olmasıdır. Çünkü bu konuda herhangi bir bilimsel çalışma ya da tespit henüz söz konusu değil. Zaten burada mesele, böyle bir lobinin kabul edilmesi değil, tespit edilememesidir. Bazı çevreler, faiz lobisinin varlığına inanmakta, bazıları ise serbest piyasa ortamında faizin dalgalanmasını normal karşılamaktadır. O halde faiz lobisi diye ortaya atılan konu, gelişmekte olan ülkelerin üretime dayanmayan, sıcak para giriş-çıkışı nedeni ile ani finansal hareketliliklerin yaşandığı değişim midir yoksa gizli sermayedar güçlerin “ceplerinin para dolması için” oynadığı bir oyun mu? Zenginin daha zenginleşip fakirin daha da fakirleşmesi faiz lobisine dayandırılabilir mi? Aslında bu soruların cevabının bir önemi olmadığı kanaatindeyim. Çünkü eğer ortada bir faiz lobisi ya da rant sağlayan başka herhangi bir lobi var ise bu lobiye göz yuman ya da destekleyen teknik olarak devletin kendisidir. Burada önemli olan, kimin kaybettiğidir. Kaybeden halk kitleleridir. Kapitalizmin gerçek yüzünü yeni göstermeye başladığı son dönem ile birlikte bu kayıpların başında olduğumuz açıktır. 2008 küresel finans krizinin kapitalizmin ilk cilvesi olduğu ve sistemin henüz gerçek yüzünü göstermediği düşüncesindeyim.

Eğitim Sorunları Üzerine…

Finansal piyasaların dünyada kendine prestijli bir yer edinmesi ile başlayan süreç, finansal eğitim alanında da farklı izlenimlere sahne oluyor. II. Dünya savaşından sonra mühendis odaklı eğitime önem veren ülkeler, bu beceri arayışından çabuk vazgeçtiler. Finans işlemlerinden sanal bir dünya yaratarak paradan para kazanma sanatı için “finans mühendisliği” gibi ilginç meslekler gündemimize geldi. Peki bu durumda finans için gerçekten mühendislere gerek var mı? Sosyal bilimcilerin adına sonradan finans denilen, aslında temelinde “iktisat” olan bilimi analiz etmeleri çok mu zor? Burada mesele tabiî ki analiz noktasında değil. Her geçen gün büyüyen, karmaşık türev ürünlerin yazılımının yapıldığı matematiği kuvveti insan kaynağına olan ihtiyaç sebebi ile finans bilen mühendislere olan talep ortaya çıktı ve giderek artıyor.

Türkiye’de maalesef finans sektörüne hitap eden İ.İ.B.F. (İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi) çatısındaki işletme, iktisat, maliye, kamu yönetimi, çalışma ekonomisi ve buna benzer bölümlerden mezun olanların sıkıntısı büyük. Mezunlarının sayısı gün geçtikçe artan, eğitim müfredatının ağırlıkla teoriye dayalı olduğu bu sistemde iş bulma oranı giderek düşüyor. Mezun olduklarında deneyimsiz olduklarından iş bulamayan, iş bulamadıklarından deneyim kazanamayan bu gençlerin handikabı yürek sızlatıyor. Fakülte öğrencileri yetmezmiş gibi meslekyüksekokulu öğrencilerinin de bankacılık, sigortacılık, işletmecilik gibi programlarda okuyup işsiz kalmaları eğitim sisteminin çarpıklığı ile doğrudan bağlantılı. Bu kadar ihtiyaç fazlası mezunun iş arayışı içerisinde olması işverenin keyfi davranmasına neden oluyor, ücret seviyelerini aşağıya çekiyor. Bu noktada devletin eğitim politikasını gözden geçirmesi, öğrencilerin ise bu bölümleri bilinçli seçmesi gerekmektedir.

Ülkemizde nüfusun çalışma alanının büyük bir kısmı fikri, teknik üretim üzerine değil. Tasarlanmış ürün satışı, pazarlama ve satış sonrası hizmetlerin yoğunlukta olduğu işgücü piyasamız bile eğitim sistemimizin matematik ve fenden ne kadar uzak olduğunu görmek zor değil. Faiz hesaplaması yapamayan işletme öğrencisinden mezun olunca beklenilen şey de doğal olarak satış oluyor. Yanlış kişiler yanlış meslekler peşinde koştuğu sürece ne ülkenin uzun dönemde reel kalkınması ne de işgücünün mutlu olabilmesi mümkün. Devlet politikalarının AR-GE’ye ayırdığı bütçe ortada. Ülkemizde fen bilimleri öğrencileri ya tıp okumalı ya da inşaat-makine mühendisi olmalı ki iş bulabilsin. Uzay, uçak, elektronik mühendislerin çoğu finansçı oluyor, biyokimyacıların genetikçilerin ise çoğunluğu yurtdışına gidiyor…İşletme iktisat mezunları ise ya çağrı merkezinde çalışıyor ya da kredi kartı satıyor…Hem öğrencinin, hem ailenin, hem ülkenin, hem öğretmenin enerjisi boşa gidiyor…Zamanımız boşa gidiyor…Artık eğitimde bütüncül ve kapsamlı bir reformun zamanı geldi geçiyor bile…

Değersiz Sermaye

Günümüz koşullarında bir iş kurabilmek, bir fikri hayata geçirebilmek için gerekli olan faktörler: emek, doğal faktörler, teknoloji, girişimci ve sermayedir. Bu faktörler zincirin birbirine bağlanmış halkaları gibidir. Ancak, bu halkaların içinde sermaye en güçlü halkadır. Çünkü, kar amacı güdülen bir işte maddi temel yoksa amaç gerçekleşemez. Buraya kadar temel işletme bilgisi, anormal bir durum yok. Ancak, sermayeye daha farklı açıdan bakacak olursak; sermaye, temelde ekonomik değer yaratan bir süreçtir. Bu süreç işlemediği sürece ortada paraya ya da para yerine geçen türevler olsa da sermaye amacına ulaşamaz, diğer bir ifade ile sermaye ekonomik değere dönüşemez.

 

Konuya daha makro açıdan bakalım. Yeryüzünde ülkelerin bazılarının piyasalarında sermaye akışı hızlı iken, bazılarında sermaye sıkıntısı yaşanmaktadır. Sıkıntı yaşayan ülkeler, yatırım olmadığından üretimi genişletememekte ve büyüyememektedir. Peki bu dengesizlik neden kaynaklanmaktadır? Bazı ülkeler neden hep fakirdir, bazıları ise neden hep zengin? Yoksa fakirler girişimci ruhundan yoksun mudurlar? Ya da para parayı çekmekte ve zengin ülkeler kazandıkça daha mı  çok kazanmaktadırlar?  Daha farklı bir bakış açısı ile 3. Dünya ülkeleri diye de geçen fakir ülkelerin sorunu “güvensizlik” midir? Bu soruların hepsine yaklaşım olabilir. Hernando De Soto, “Sermayenin Sırrı” adlı kitabında bu sorunun farklı ülkelerin sermayeyi üretime dönüştürmedeki dengesizliğinden kaynaklandığı belirtiyor.

 

Yapılan araştırmalara göre, Mısır’da fakirlerin biriktirdikleri servet, bu ülkeye yapılan dış kaynaklı doğrudan yatırımların toplamının 55 katı büyüklüğünde. Burada sorun, sermayenin olmaması değil üretime dönüştürülmede kullanılmamasıdır. Bir anlamda, burada ölü yatırım söz konusudur.

 

Hangi ülke serveti varken üretim yaparak büyümek istemezki? Bu soruya “tembellik, eğitimsizlik” gibi cevaplar verilebilir. Ancak tek başına bunlar hem açıklayıcı hem de gerçekçi olmaz. Soto, kitabında bu soruya farklı bir açıdan cevap bulmuş. Ona göre, bu ülkelerin sermayelerinin atıl kalmasının sebebi sermaye yaratan süreçten yoksun olmaları. Bu ifadeyi güçlendirecek bir örnek ise şudur: Haiti’de kırsal ve kentsel emlak toplamı 5,2 milyar olar değerinde. Bu tutar, ülkede faaliyet gösteren firmaların varlıkları toplamının 9 katı ve doğrudan yatırımların ise 158 katıdır.

 

Çok daha çarpıcı bir hesap ise şöyle: 3. dünya ülkelerinin ve eski komünist ülkelerinin fakirleri tarafından elde tutulan ancak hukuki olarak sahibi olunmayan gayrimenkullerin değeri en az 9,3 trilyon dolardır. Buna karşılık Batı’da her bir varlık (ev, arazi, menkul vb.) mülkiyet sistemi içindeki kurallar tarafından yönetilen kayıtlarda tescillidir. Burada şu noktaya dikkat çekmek isteniyor. Bahsi geçen mülk olan evin, arazin ya da menkul kendisi değil, onu temsil eden ekonomik değerdir.

 

Sonuç olarak, fakir diye nitelenen ülkelerin biriktirdikleri servet düşünülen tutarların çok üzerindedir. Bu durumun sebebi ise, sermayenin üretime aktarım mekanizmasının yoksunluğudur. Belki bu durum, kapitalist sistemin tuzaklarından biridir, belki zengin ülkeler bu servetin yüzeye çıkmasını istemiyorlardır, kim bilir (!)

Bireysel Emeklilik Sistemi Kimler İçin İdeal Yatırım?

Emeklilik tüm bireylerin maddi sıkıntı yaşamadan geçirmeyi hayal ettiği bir dönem. Ülkemizde başka hiçbir gelir olmaksızın sadece emekli maaşları ile düşlenen bir emeklilik geçirmek neredeyse imkansız. Bu noktada devreye ek gelir sağlayıcı yatırım alternatifleri girmekte. Bu bağlamda ön plana çıkan alternatif yatırım şekli “Bireysel Emeklilik Sistemi’dir. Sosyal güvenlik sisteminin tamamlayıcısı niteliğinde olan bireysel emeklilik sistemi ülkemizde 27 Ekim 2003 tarihinden bu yana yürürlüktedir.

Bireysel Emeklilik Sistemine medeni hakkını kullanma ehliyetine sahip tüm bireyler katılabilir. Bunun için yapılması gereken sektördeki bir bireysel emeklilik şirketi ile emeklilik sözleşmesi imzalamaktır. İlk aşama oldukça basit. Zira eğer banka müşterisi iseniz gerek şubelerde gerekse internet, sms, telefon bankacılığı gibi elektronik kanallardan satış yapan finansal danışmanlar sizi sisteme dahil etmeye çalışacaklardır. Önemli olan şu ki, bu noktadan sonra alınan kararlar ve atılan adımlar emeklilik planının performansını doğrudan etkilemekte. Emeklilik sözleşmesine imza attıktan sonra emeklilik şirketi katılımcıya risk-getiri profili oluşturmaktadır. Bu profil katılımcının katlanabileceği risk seviyesi, sistemden beklentisi hakkında bilgilerin toplanabileceği anket niteliğinde soruların bulunduğu bir test mahiyetindedir. Bu testten çıkan sonuca göre katılımcıya fon karması oluşturulması katılımcının sistemdeki akıbeti açısında önem arz etmektedir. Bireysel emeklilik sisteminde önemli olan katılımcıya özel fon karmasının oluşturulmasıdır. Örneğin yüksek risk almak istemeyen bir katılımcının fon karmasının yarısı hisse senedine dayalı emeklilik yatırım fonundan oluşmamalıdır. Çünkü hisse senedinin getiri yapısı değişkendir. Bazı dönemlerde negatif getiri ile bile karşılaşılabilir. Bu durumda katılımcı getirisine baktığında yatırdığı katkı paylarının da altında bir tutar ile karşılaşabilir. İşte tam bu noktada katılımcı bireysel emeklilik sisteminin anlamsız, yararsız olduğu kanaatine varmaktadır. Bu olumsuz durumu önleyebilmek için finansal danışmanların katılımcıya seçtiği fon karması hakkında detaylı bilgi vermesi önem arz etmektedir. Örneğin, yüksek risk grubundaki emeklilik fonlarını seçerse getiri durumunun ne olacağı konusunda açıklama yapılabilir.

Önemli diğer bir nokta ise, Bireysel emeklilik sisteminde yatırımların uzun vadeli düşünülmesi gerektiğidir. Katılımcının sisteme 3-5 yıl yıllığına girme düşüncesi ya da planlanan bir harcama için para biriktirme mekanizması olarak görmesi durumunda sistem amacının dışında değerlendirilmiş olur. Kaldı ki, orta vadeli yatırım için daha uygun birçok alternatif yatırım aracı mevcuttur.

Bireysel emeklilik yatırım fonları ile diğer yatırım fonları getiri bazında kıyaslandığında uzun dönemde emeklilik fonlarının diğer yatırım fonlarından daha yüksek getiri sağladığı görülmektedir. Anlaşılmaktadır ki, sistem uzun vadede yatırım yapanlara hitap etmektedir. Çünkü sistemin temel mantığı, piyasalar oynaklık gösterirken değişik fiyat seviyelerinden fon payı biriktirmektir. Katılımcı, sisteme niçin girmek istediğini, ne seviyede risk alabileceğini ve fon karmasını bu duruma göre belirlediği taktirde sistemin faydasını görecektir, aksi taktirde sistem yarar değil zarar getirir.

Bankacılık Nasıl Bir İş?

Ülkemizde yaklaşık 200 bin banka çalışanı mevcut. Bunların, %27’si kamu bankasında, %49’u özel bankalarda, %21’i yabancı bankalarda ve %3’ü kalkınma- yatırım bankalarında istihdam etmektedir. Eğitim seviyelerine bakıldığında bankacılarımızın %6’sı lisansüstü eğitim mezunu olup %74’ü yükseköğretim mezunu ve %18’i lise mezunudur. Sektörün toplamına bakıldığında kadın erkek dağılımı eşittir. Türüne göre bakıldığında ise, kamu bankalarında erkeklerin daha fazla, özel ve yabancı bankalarda ise kadınların daha fazla istihdam edildiği görülmektedir.

Peki bankacılık nasıl bir meslek? Eski bankacılara bakış değişti mi? Meslek nereye gidiyor? Bankacıların durumundan önce bankacılık işinin karlı bir iş olduğunu bilmeyen yok. Özellikle borçlanma alışkanlığının yüksek, tasarruf açığının çok olduğu ülkemizde kredi faizlerinden ve kredi kartı döngüsünden ne kadar çok kar edildiği biliniyor. Bir sektör yüksek karlılığa sahipse çalışanlarının da bu durumdan istifade etmesi beklenir. Ancak, son yıllarda görülmektedirki bankacılık sektörü çalışanlarının meslekten memnuniyeti düşük.

Bankacılık bölümü hocası olarak ben bankacıları gözlemlerim doğrultusunda kaba tabirle üçe ayırıyorum. İlk grup şube operasyon işlerini yapan ve satış odaklı çalışan kesim. Bu grup eski ve temel bankacılık faaliyetlerini yürüten grup olup aslında bankacılığın en ağır koşullarda yapıldığı gruptur. Tabi bu gruba genel müdürlükte çalışan operasyoncu bankacılar ve memur-uzman yardımcıları da dahildir. Ancak genel müdürlük çalışanlarının bir üst gruba sıçrama imkanının daha geniş olması da yaşanan örneklerle pekişmiştir. İkinci grup ise, daha çok müdür-müdür yardımcısı gibi orta kademe bankacıların yer aldığı grupturki bu grup ilk gruba göre karar alma ve uygulama konusunda yetkinlik kazanmış ve nispeten daha rahat çalışma koşullarına sahiptir. Ancak unutmamak gerekirki yetki arttıkça sorumluluk da artmakta bu da yaratıcılık konusunda daha fazla çabayı gerektirmektedir. Bu nedenle, bu grubun da farklı stres noktaları sözkonusu. Son grup ise, en üst düzey bankacılardır ki bunlar ilk iki gruba göre tamamen farklı çalışma koşullarına sahip. Şöyleki kesin bir çizgi olmamakla birlikte mesai saati açısından daha rahat ve gelir açısından ise çok daha tatmin edici rakamlar mevcut. Hatta bazı bankalarda bu durum hisse, prim gibi yan hakları da içermektedir.

Çalışma koşullarına gelince her sektörde olduğu gibi bankacılıkta da zorlayıcı şartlar mevcut. Ancak tabi bu ağır koşullar bankacılıkta daha fazla olduğu kanaatindeyim. Eskiden bankacılara olan bakış açışı ile günümüzdeki bakış değişmiştir. Özellikle şube personeli için bankacılığın satış baskısı olan, mesai saatleri uzun ve müşteri memnuniyetine dayanan bir iş olduğu açıktır. Buna karşılık bankacıların diğer meslek gruplarına göre mesleki olarak kendini sürekli geliştirebildiği, insan ilişkilerinde farklılığa açık olduğu ve stresle baş etmeyi öğrenebildiği ortadadır.

Mesleğe çok farklı bir açıdan bakacak olursak, finans sektörünün sürekli yenilenen yapısı nedeni ile çalışanlar yeni sertifikasyon çabalarına ve gizli bir rekabetin içine çekilmektedir. Elbette ekonominin lokomotifi olan böyle önemli bir sektörü yürüten kişiler eğitimli, gündemi takip eden ve kendini geliştiren yapıya sahip olmalıdır. Ancak, mesleğin süreklendiği komplike yapı ve çalışanların yoğun rekabet ortamında girdikleri stres ve gerçek bilgiyi ölçmeyen sertifikasyon döngüsü de sektörün acı bir gerçeğidir. Bu sorunların çözümünde elbette düzenleyici kurumların büyük katkısı olacaktır. Ancak özellikle özel bankaların yarattığı rekabet ortamı bankacılığa farklı bir çehre kazandırmıştır. Bu noktada çözüm önerisi olarak bankacılık sektöründe çalışanların doğrudan bağlı olacağı bir meslek odasının olması artık kaçınılmazdır.

Ülkemizde yaklaşık 75 bin avukat var ve hemen hemen her ilde bir baro var iken 185 bin çalışanı olan bankacılığın sadece İstanbulda bile tek bir çatısı mevcut değil. Meslek odasından kasıt bankalar birliği gibi bir birlik değildir. Mesleğin haklarını koruyacak, bankacıların çeşitli etkinliklerle sosyal faaliyet alanı bulabilecekleri, kendi çalıştıkları bankaların verdiği zorunlu eğitimler dışında ücretsiz eğitim ve seminerlere katılabileceği bir birlikten bahsediyorum. Diğer yandan bu birliğin birilerinin rant merkezi haline gelmemiş olması ve sivil toplum kuruluşu işleyişinde olması amacında ve faydalı olacaktır.