Türkiye Kalkınıyor mu?

                                   

“İnsanlar yalnızca gayri safi milli hasıla ile yaşayamaz.”

Paul A. Samuel

 

Liberal ekonomi anlayışının genel kabul görmüş göstergesi olan Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) ülkeleri kalkınıyormuş gibi gösteren bir kalıp. Oysa bir ekonominin büyümesi ile kalkınması aynı durumu ifade etmiyor.  Büyüme, bir yıl içerisinde ülkede üretilen mal ve hizmetlerin toplamında meydana gelen artış iken; kalkınma, içerisinde büyümenin de olduğu daha kapsamlı bir ifadedir. Kalkınma, sadece maddi değerler ile ölçülebilecek bir durum değildir. Yapılan yatırımlar ve üretilen ürünlerin yanında insana yapılan hizmetler de kalkınmada birer faktördür. Elbette bu hizmetler fon kaynağı olmadan sağlanamaz. Ancak, insana yapılan yatırımın doğru nitelikte ve zamanında yapılması da kalkınmayı etkilemektedir. Kalkınma, toplumda sağlanan eğitim-kültür düzeyinin artması, bireylerin barınma ve sosyal güvenlik hizmetlerinin sağlanması, gelir adaletsizliğinin önüne geçilmesi ve demokrasiyi içinde barındıran bir olgudur.[1]

 

[1] Esfender Korkmaz, “Küresel Süreçte Ulusal Kalkınma”, Himalaya Yayınları, İstanbul, 2013, ss.15-16.

 

Büyüme, insanını yıpratarak, çevreye zarar vererek, yasaları yok sayarak, eğitimde kaliteyi düşürerek, altyapısız sadece büyüyebilmek için gerçekleşiyor ise bu büyümeden ülke uzun vadede zararlı çıkacaktır. Ayrıca, bu ülkenin hem insan kaynağı hem de değerleri rakamsal anlamda büyüyebilmek için kısa vadede yıpratılacak, tüketilecektir. Böyle bir durumda, ülkenin büyümesinin sürdürülebilirliği de düşünülemez.

 

Ekonomide “kişi başına düşen GSMH”, diye bir ifade vardır. Bu ifade, gelir adaletsizliğini yok sayan, kapitalist sistemin süsleyip önümüze kalıplar ile sunduğu ve kabul ettirdiği yaklaşımdan başka bir şey değildir. Bir yıl içerisinde üretilen mal ve hizmetlerin toplamının nüfusa bölünmesi ile ifade edilen bu sözde refah göstergesi, özellikle devletin sosyal görevlerini yerine getirmede yetersiz kaldığı gelişmekte olan ülkelerde kendisini bireylere daha da sahte göstermektedir.

 

Kapitalist sistemde GSMH’nın artması, aslında şunu işaret etmektedir; sermayedar kova ile kazanıyorsa istihdam imkanı verdiği işçiler kaşıkla nasipleniyor. İşte bu noktada, ihtiyaç duyulan en önemli şey, devletin sosyal görevlerini yerine getirmesidir. Hem gelir adaletsizliği hem de yaşamın herkese eşit derecede pahalıya mal olması toplumsal yaraları açmakta ve bireyleri, ülkeyi dönülmez bir yola sokmaktadır.

 

Peki Türkiye büyüyor mu kalkınıyor mu? Politikacılara bakarsak, “kalkınıyoruz”, yollarımız yapılıyor, hastane sayısı artıyor, üniversite sayısı ve okullaşma artıyor, kişi başına düşen GSMH artıyor…Bu ifadeler ne kadar gerçekçi? Elbette matematik yanılmaz, verilere bakarak Türkiye’nin kalkınıp kalkınmadığını anlamak mümkün…

 

Türkiye, 2013 yılında Birleşmiş Milletler’in yayınladığı İnsani Gelişmişlik Endeksi’ne göre, 187 ülke içerisinde 90. sırada. Söz konusu endeks, hem yoksulluk hem de eşitsizlik kriterlerini içeriyor. Türkiye’yi, Sri Lanka, Cezayir, Tunus gibi ülkeler takip ediyor. Almanya’nın yayınladığı Dünya Demokrasi Endeksi’ne göre ise Türkiye, 2013 yılında OECD ve AB üyesi 41 ülke içerisinde politika ve demokrasi kalitesinde önemli açıkları olan bir ülke olarak tanımlanmıştır. Ülkemiz, maalesef bu endekste sonuncu sırada yer almıştır.

 

Ülkemiz insanını doğrudan etkileyen unsurlara dair Türkiye İstatistik Kurumu’nun yayınladığı verilerden dikkat çeken bazıları ise şöyle;

 

  1. İşsizlik Oranı  %10,2
  2. Genç İşsizlik Oranı %20
  3. Çalışma hayatında kadınların oranı %27
  4. GSMH içerisinde Eğitim Harcamalarının Oranı %3
  5. GSMH içerisinde Sağlık Harcamalarının Oranı %5,4
  6. GSMH içerisinde Ar-Ge Harcamalarının Oranı %0,98
  7. Nüfusun %59’u mutlu,
  8. Mutlu olan bireylerin %73’ünün mutluluk kaynağı, aile
  9. Yılda ortalama 600 bin evlilik gerçekleşiyor.
  10. Yılda ortalama 125 bin boşanma gerçekleşiyor.
  11. Her ay ortalama 100 bin konut satılıyor.
  12. Konutu olmayanların gelirinin ortalama %27’si kira giderine gidiyor.

Türkiye’nin dünyada en büyük 18. ekonomi olmasına karşın, insani gelişmişlik ve demokrasi kalitesi gibi finansal olmayan göstergelerde oldukça geride olması kalkınamadığını göstermektedir. Diğer yandan, eğitime ve araştırmaya harcanan bütçenin çok düşük olması insana olan yatırımın ne derece düşük olduğunu göstermektedir. Sosyo-ekonomik yapının hızlı bir değişim gösterdiği, çarpık kentleşmeden iş güvenliği sorunlarına kadar birçok toplumsal ve ekonomik endişenin giderek yayıldığı ortadadır. Diğer yandan toplumun kutuplaştırıldığı, ayrıştığı göz önüne alındığında bu durumun gelecekte milletimizi zora sokabilecek bir tehlike olduğu görülmektedir.

 

Gelişmiş ülkelerde uygulanan iktisadi sistem de kapitalizmdir. Ancak, bu ülkelerde devletin vatandaşına sahip çıktığı, demokraside ilerledikleri ortadadır. Oysa ülkemizde devlet, yasalar çerçevesinde eşit şartlar altında imkan sunan bir otorite olmaktan çok yakın duranın ısındığı, yaklaşamayanın üşüdüğü bir otorite halini almıştır. Bu durumu düzeltecek olan yine de devlettir. Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi, “Devlet gelir dağılımını belirlemedeki en önemli yapıdır. Eğer gelir dağılımı halka eşit yapılmazsa hiyerarşik bir yapı halkın arasında her zaman görünecektir…”

 

 

Yatırımcıların Kararlarında Ekonomik Olmayan Faktörlerin Etkisi

Yatırımcıların finansal kararlarında etkili olan denklem, risk-getiri ikilisinin doğru orantılı olmasına dayanmaktadır. Yatırımcı, karar alırken öyle bir psikoloji içerisine girer ki, bilinen tüm portföy teorileri, makro- mikro göstergeler, temel-teknik analizler anlamını yitirir. Finansal olaylardaki karmaşıklık, iç içe geçen sebep-sonuç ilişkileri yatırımcıların rasyonaliteden uzaklaşmasına sebep olmaktadır. Hal böyle olunca yatırımcı bir süre sonra rakamlardan, göstergelerden uzaklaşıp kendini piyasa uzmanının ya da “tüyo” verilebilecek bir tanıdığın ellerine bırakıverir. Şüphesiz ki yatırımcılar karar verirken çevresel faktörlerden oldukça fazla etkileniyor. Öyle ki, yapılan çalışmalarda yatırımcıların çevresel faktörleri dikkate aldıklarında yanlış veya çelişkili karar verdikleri görülmüş bir durumdur.

Beklenti teorisinin mimarları olan Kahneman ve Tversky insandaki davranış kalıplarını iki yetersizliğe bağlıyor. İlki, duyguların akılcı karar almaya engel olması, ikincisi ise; insanların ne ile karşı karşıya olduklarını tam olarak bilememesi ve karar vermede güçlük çekmeleri. İktisadi modelde yatırımcıların tercihleri matematiksel doğrular üzerine oturtulmuştur. Oysa pratikte yatırımcının kararlarını etkileyen ekonomik olmayan durumlar sürekli bir değişim içerisindedir. Rasyonel olmayan davranış kalıpları piyasalar üzerinde önemli sayılabilecek durumdadır. Bunun nedenlerini yatırımcının kendine olan aşırı güveni, geçmiş yatırım deneyimlerine olan eğilim, pişmanlıktan kaçınma, inançta ısrar etme, dayak noktası belirleme gibi birçok psikolojik etken olarak gösterebiliriz.

Yatırımcıların ekonomik olmayan davranış özellikleri birtakım davranış tiplerine dönüşebilmektedir. Bunlardan biri de sürü davranışıdır. Yatırımcıların kendi edindikleri bilgiler yerine başkalarından duydukları bilgilere göre davranmalarına davranışsal finansta “Sürü Davranışı” denilmektedir. Bu davranış tipi, finansal piyasalar tarafından istenmeyen bir durumdur. Çünkü, özelikle kriz dönemlerinde kaos ve söylenti ortamının yaratılmasında sürü davranışının olumsuz etkileri görülmektedir. Sürü davranış kalıbı, taklit davranışlar olarak da anılmaktadır.

Sürü davranışı bir anlamda, insan psikolojisinin temelinde yatan “kalabalığın yaptığının doğru olduğunun kabul edilmesi” durumudur. Ancak, bazı yapılan araştırmalar özellikle sermaye piyasalarında kalabalığın yaptığı davranışın tam tersinin yapılması durumunda daha karlı olunacağını ortaya koymaktadır. Bu anlamda karşımıza şu soru çıkmaktadır: “Yatırım yaparken sürüyü takip etmeli miyim etmemeliyim?” Bu sorunun cevabını vermek oldukça zor. Çünkü her iki yolun da %100 doğru bir cevabı yok. Bilinen şu ki, kalabalık her zaman doğruyu göstermez, hatta finansal piyasalarda genellikle yanlışı gösterir. Çünkü piyasalar globaldir ve piyasaları yöneten görünmeyen güçler vardır.

Sosyal Medya ve İtibar Riski

2-3 Aralık 2013 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen 2. Operasyonel Risk Konferansına katılma fırsatı buldum. Doç. Dr. Coşkun Küçüközmen koordinatörlüğünde Operasyonel Risk Enstitüsü tarafından gerçekleştirilen organizasyonda operasyonel riskin işletmeler için zannedilenden çok daha büyük bir risk olduğu birçok yönü ile vurgulandı. Özellikle finansal piyasalarda “güven” ortamının her şey olduğu düşünülürse gerçekleşebilecek operasyonel bir hatanın domino etkisi ile işletmenin tamamına, riskin büyüklüğüne göre sektöre hatta ekonomiye bile yayılabileceği unutulmamalıdır. Sadece doğa olayları ve beşeri hatalardan kaynaklanmıyor operasyonel risk. Siyah kuğu diye tabir edilen beklenilmeyen herhangi bir riskin gerçekleşmesi de bu kapsama gidiyor. O nedenle operasyonel riskin önlenmesinde “olasılıksız” diye bir şey olmadığının kabl edilmesi gerekiyor.

Konferansın ana başlığında operasyonel risk olsa da oldukça kapsamlı ve riskin her açıdan ele alındığı bir özelliğe sahipti. Bu nedenle, önümüzdeki yıllarda gerçekleşecek konferanslara katılımı önemle tavsiye ediyorum. Konferansta dikkat çeken konulardan biri Doç. Dr. Kaan Evren Bolgün’ün anlattığı işletmelerin maruz kalabileceği “sosyal medya riski” idi. Son zamanlarda bankaların sosyal medyayı kullanarak müşteriye ulaşma isteği bir takım riskler doğuruyor. Burada akla gelen soru şudur: “Müşteriler gerçekten bankaları ile “arkadaş” olmak istiyor mu?” Sosyal medyayı kullanmaya karar veren işletmeler, müşterinin şikayet ve önerilerine hızlı cevap vermek durumundalar. Görüş ve önerilerin daha hızlı alınması, şikâyetlerin çok daha kısa sürelerde yanıtlanması, kampanyaların yerelleştirilmesi, markaya olan sadakatin güçlendirilmesi gibi çok sayıda hedef, sosyal medya ile birleşince “Sosyal Bankacılık” kavramı ortaya çıkıyor. Aksi takdirde, sosyal medya işletmeler için bir yarar olmaktan çok zarara dönüşebilir. Sosyal medya, işletmelerin karşı karşıya kaldığı riski arttırmaktadır. Sosyal medya için işletmelerde tamamen bağımsız, yeni bir birim kurulması ve bu operasyonu yürütecek kişilerin istihdam edilmesi bu riskin yönetilmesinde etkinlik sağlayabilir.

Operasyonel riskin yönetilmesinde karşımıza çıkan diğer risk türü olan “itibar riski”, Gazeteci, yazar Dr. Şeref Oğuz’un etkileyici sunumu ile konferansta geniş yer buldu. Oğuz’a göre; itibarın iki bileşkesi var. Bunlar; beğenilirlik ve bilinirlik. Bir işletmeden beklenen, yaptığı işi en iyi yapabiliyor olmasıdır. Beklenti, sürdürülebilir itibarın en güzel ölçütüdür. Birine 3 şey vaat edin 4 verin sizden iyisi yoktur, ancak 10 vaat edip 8 verirseniz sizden kötüsü olmaz diyerek insanın beklenti algısını çok güzel örnekliyor Şeref Oğuz ve şöyle devam ediyor: “İtibar, kırıldıktan sonra hep kusurlu kalan, para ile çok yakından ilişkisi olan bir değerdir. İtibarı yönetmekten daha önemli bir iş yoktur. Araştırmalara göre, itibarı iyi yönetebilen bir işletme, 7 kat daha yüksek fiyatla satış yapabiliyor, 5 kat daha az stok tutuyor ve 1,5 kat daha kolay affedilebiliyor.” İtibarı toplumsal açıdan ele alan Oğuz’a göre, itibar açlığı çeken bir ülkede fiyatlar oldukça yüksektir. Örneğin 20 TL olan bir balığı, sırf boğaz manzarası var diye çok yüksek bir ücret ödeyerek yemek o toplumun itibar açlığı çektiğini, para ile itibar kazanmak istediğini gösterir. Bir şeye sahip olmadan önce ona verdiğimiz değer 5 birim ise, o şeye sahip olduktan sonra 3 birim, o şeyi kaybettikten sonra ise 9 birim olur. İşte, bu nedenle itibar oldukça önemlidir. İşletmelerin itibar krizi ile başa çıkabilmeleri için en önemli tavsiye krizle karşılaştıklarında yok saymamalarıdır. İşletmeler, itibar krizi ile karşılaşınca ilk önce yok sayıyorlar, sonra alay ediyorlar sonra ise tehdit ediyorlar. Bu davranışlar, oldukça tehlikeli sonuçlar doğurabiliyor. Krizleri engellemenin imkanı yok ancak krizin maliyetini düşürmek mümkün. Bunun için işletmelerin işin farkında olması, kabullenmesi ve krizde ilk 24 saati iyi yönetmesi gerekmektedir. Kriz iletişimi, itibarın yönetilmesindeki en önemli anahtardır…

Melek Yatırımcı

Son günlerde ülkemize yeni bir girişim modeli ithal edildi. Dünyada kamuoyu tarafından “Melek Yatırımcı” diye bilinen, ülkemizde yasal adı “Bireysel Katılım Sermayesi” olan bu yeni girişim, yeni bir fikre, buluşa sahip olan ancak bunu ticari bir faaliyete çevirmek için sermayesi ve/veya deneyimi eksik girişimcileri finanse eden ve fikir desteği veren yatırım şekli olarak tanımlanabilir. Daha kolay bir anlatımla, melek yatırımcı, parası ve fikri yetersiz olan girişimciye para ve fikir sunan yatırımcıdır. Bu yatırımcılara “melek” denilmesinin sebebi ise gerek sermayesi gerekse tecrübesi ile zorda olan girişimcinin yardımına melek gibi yetişmesidir. Melek yatırımcı, risk sermayesi ve girişim sermayesi ortaklığından farklı olarak girişimcilere deneyimlerini aktararak bir anlamda girişimciye koçluk yapar.

Melek yatırımcının bir girişimde yer alması için ilk önce o girişime ve girişimciye inanması gerekmektedir. Girişimcideki tutkuyu ve girişimdeki geleceği görmeyen yatırımcı bu işe girmek istemeyecektir. Melek yatırım yaparken yatırımın riski ve vadesi iki önemli unsurdur. Yatırımın geri dönüşünün ne zaman olacağının tam olarak bilinememesi yatırımcının beklentilerini etkileyebilir.

Türkiye’de yeni olan melek yatırımcı kavramı, daha çok e-ticaret alanındaki girişimlerle hayat bulmuştur. Bunlardan en bilinenleri, markafoni, yemeksepeti, uzmantv, grupanya, fizy gibi internet yatırım girişimleridir. Türkiye’de hali hazırda İLab, Lab-x, Galata Business Angels, Endeavor, Linkangel gibi melek yatırımcı şirketleri bulunmaktadır.

Dünya’da melek yatırımcılar örgütlenmiş olup girişim alanında önemli bir adım olarak görülmektedir. Dünya Melek Yatırımcılar Birliği (WBAA) dünya ülkelerinden birer temsilcinin toplandığı bir çatıdır. Yine aynı şekilde Avrupa Melek Yatırımcılar Ağı (EBAN) Avrupa’da 50 ülkenin melek yatırımcılarının birleştiği bir ağdır. Türkiye de Melek Yatırımcılar Derneği (TBAA) ile hem Avrupa hem de Dünya Melek Yatırımcılar Birliği’ne üyedir. Türkiye’de girişimcilerin yatırımcılar ile buluşmasını sağlayan bu dernek, Türkiye’yi ortaklık kültürü ile tanıştırmaya çalışmaktadır.

Ülkemizde 15.02.2013 tarihli Resmi Gazete ile yürürlüğe giren “Bireysel Katılım Sermayesi Yönetmeliği” ile “Melek Yatırımcılık” yasal bir zemine kavuşmuştur. Hazine Müsteşarlığı tarafından hazırlanan yönetmelikte melek yatırımcılığın gelişmesi için “vergi desteği” getirilmiştir. Melek yatırımcıların vergi desteğinden faydalanabilmesi için Bireysel Katılım Sermayesi Lisansına sahip olması gerekmektedir. Yönetmeliğe göre, yüksek gelir veya servete sahip yatırımcılar ya da tecrübeli yatırımcılar bu lisansı almaya hak kazanabilmektedirler. Alınan lisans 5 yıl geçerli olup bu süre içerisinde en fazla 20 farklı yatırıma verdikleri destek vergi avantajından yararlanabilmektedir.

Melek yatırımcılık için getirilen vergi desteği, en fazla 1 milyon TL yatırım ile sınırlıdır. Aynı zamanda melek yatırımcılar hisse tutarlarının %75’ini vergiden düşebilmektedirler. Melek yatırımcının bir girişime yapacağı yatırımın alt sınırı 20 bin TL, üst sınırı 1 milyon TL’dir. Bununla birlikte melek yatırımcılar girişim şirketinin %50’sinden fazlasına sahip olamazlar. Şirket yönetimine katılımı Yönetim Kurulu üyeliği ile sınırlandırılan melek yatırımcının şirketten herhangi bir ücret ya da maaş alması yasaktır.

Melek yatırımcılık, girişimci ve yatırımcının gücünü birleştiren bir yapıya sahip yeni bir akım. Henüz ülkemizde çok yeni olmasına rağmen yasal zemini oluşturulmuş olması nedeni ile zamanla hem ülke ekonomisi hem de girişim ve yatırımcılar için faydalı olması beklenmektedir. Özellikle Y kuşağının pratik zekası sayesinde yeni iş modellerinin gün geçtikçe artacağını işaret etmektedir. Sermayesi yetersiz ancak iyi işler çıkarılabilecek planlar için melek yatırımcılık umut vaat etmektedir.

Kariyer Yönetiminde “Endişe”

Başarısızlık, tepeden aşağı yuvarlanmak, iyi bir şirkette önemli bir pozisyonda iken birden standart bir yaşam insanına dönüşmek… Kariyer sahibi tüm bireylerin ruhunu kemiren, ara ara ortaya çıkan, düşüncesi bile rahatsız eden durumlar bunlar. Peki ama bunlar dünyanın sonu mu yoksa yeni bir hayat başlangıcı mı? Bu soruların cevabı elbette bireyin kendisine bağlı. Ancak cevabı oluşturan faktör “güven”dir.

 

Alain De Botton “Statü Endişesi” kitabında güvensizliğimizi tetikleyen beş faktörü şöyle sıralıyor:

  • Gelgeç yeteneklere güvenmek,
  • Şansımıza güvenmek,
  • İşverene güvenmek,
  • Global ekonomiye güvenmek,
  • İşverenin kar sağlayabileceğine güvenmek

 

“Güven” bireyin kariyer yönetiminde yadsınamayacak kadar önemli bir öğe. Çalışmanın güven üzerine kurulu olması sağlıklı bir kariyer yönetimi için ve kariyer sahibi olurken sağlığımızı korumak için şart. Çalışanın bir pozisyonda aradığı güven veren faktörler; para, kendisine gösterilen saygı ve yapılan işin kendisidir. Botton bu durumu şöyle özetliyor: “ Ne iş yaptığımız sorusuna vereceğimiz cevap (keza birileriyle tanıştığımızda ilk sorulan soru budur) insanların bizi kendi aralarına ne oranda kabul edeceklerini belirler.”

 

Günümüz koşullarında çalışan bir bireyin unvanı, maaşı, çalıştığı şirketin sektördeki yeri kariyer yönetiminde bireye değer katan faktörler. Bu değerlerin toplamına “statü” diyebiliriz. Statü, beraberinde başarıyı getiren ve mutluluğu pekiştiren bir olgu. Ancak statünün kaybedilmesi bireyde yıkıma kadar varabilen sonuçlar doğurabilir. Bazen birey, tepetaklak olabilir.

 

İlginç olan şudur ki, bizi statü kaybı endişesinden, başarısızlık korkusundan uzaklaştırabilecek iki durum mevcut: Birincisi kendi ölümsüzlüğümüz, ikincisi ise başkalarının ölümü. Başarılarını kıskandığımız, yetersiz olduğumuzu düşündüren rakiplerimizin gün gelip ölebileceklerini düşünmek bizi statü endişesinden uzaklaştırabilir.  Başarılı veya başarısız olan herkesin birgün sona erebileceklerini düşünmek bireyin endişelerini dağıtabilir.

İstanbul, Finans Merkezi Olabilir Mi?

Son birkaç yıldır İstanbul’un Finans Merkezi olması ile ilgili birçok çalışma, tartışma ve yorum mevcut. Bu doğrultuda akademik dünya ile sektörün buluşması niteliğinde olan Uluslararası İstanbul Finans Kongresi “İstanbul Finans Merkezi Olma Yolunda Hedefler ve Stratejiler” teması ile 13-14 Haziran 2012 tarihlerinde Okan Üniversitesi Ev sahipliğinde gerçekleştirildi. Kongre programına finansal alanda düzenleyici ve denetleyici olan kamu otoriteleri, akademisyenler ve özel sektör çeşitlilik kattı.

Kongrede en çok dikkatimi çeken konuşmacı HSBC Türkiye CEO’su Martin Spurling, yabancı gözü ile İstanbul’un finans merkezi olma yolunda eksikliklerinin neler olduğunu ve bu süreçte potansiyelleri değerlendirdi. Spurling’in konuşmasından önemli notlar şu şekilde: “İstanbul, Asya ile Avrupa arasında bir köprü olması ve Ortadoğu ile yakın ilişkiler içerisinde olması nedeni ile önemli bir yere sahip. Artık birçok büyük şirket merkezini İstanbul’a taşımak istiyor. Burada potansiyel çok büyük. Ancak, finans merkez olabilmesi için tamamlanması gereken eksiklikler de var. Bu eksikleri üç grupta toplayabiliriz. Birincisi, açıklık: Finans merkezi dendiğinde öyle bir ortam olmalı ki doğal ve rahatlık izlenimi vermeli. Mesela, Londra altyapısı ile tam bir açık finans merkezi. Hongkong aynı şekilde. İstanbul da bu şehirler gibi olmalı. İkincisi, Uluslar arası bakış açısına sahip ama yerel özellikleri olan bir finans merkezi olmak gerekir. Kültürel farklılıklar ile fark yaratılabilir. Türkiye bu konuda oldukça zengin. Üçüncüsü ise uygun ortam yaratılmasıdır. Eğer bir finans merkezi kuruluyorsa insanların burada yaşaması isteniyor demektir. Bunu gerçekleştirebilmek için uygun, modern yapılara, yaşam alanlarına ihtiyaç var. İş ortamının kalitesi için düzenleme, vergileme ve altyapıya yatırım yapmak gerekiyor. Londra, her üçüne birden yatırım yaptı ve şuan dünyanın en önde gelen finans merkezlerinden biri.

İstanbul, son zamanlarda yatırım fonu, menkul kıymet, bankacılık alanında önemli gelişmeler sağladı. Ancak bunların yanında mesela uygun vergi kuralları getirilmesi lazım. Bir diğer konu ise, İngilizce. İstanbul’un finans merkezi olması nedeni ile İngilizce ön plana çıkacak. Londra şuan gençler için çok çekici bir yer. İstanbul’un imkanları çok geniş ama yeterli sayıda yabancı çalışan yok. Sebebini düşündüğümde ise ben İstanbul’a gelmeden önce tarih, kültür, ticaret alanında böyle bir yer olduğunu bilmiyordum. Burası aslında uluslararası finans merkezi olmaya aday ülkelerden biri. Türkiye’nin çok şaşırtıcı satılacak şeyleri var. Benim size önerim; Türkiye’nin potansiyelini insanlara anlatmanız. Sahip olunan potansiyelleri yeterli sayıda insan bilmiyor. Bunu anlatmak şart. “

Ağaoğlu CEO’su Hasan Rahvalı ise, İstanbul’un finans merkezi olma yolunda daha fazla tanıtım yapılması gerektiğinde dikkat çekti. Rahvalı, “İstanbul’un tanıtımı için strateji belirlenmeli, mesela bu projenin bir logosu yok, tanıtım için logo gerekli önemli” ifadelerine yer verdi.

İstanbul’un Finans Merkezi olması yolunda kurumlara düşen görevler başlıklı oturumda ise Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı Prof.Dr.Vedat Akgiray’ın konuşmasındaki dikkat çeken noktalar ise şöyle: “İstanbul Finans Merkezi yapılacak bir şey değil öyle olunur. Şekliyle görüntüsüyle finans merkezi olmak istemiyoruz. Biz, finansın işlevinin yapıldığı yer olmak istiyoruz. Biz, İstanbul Finans Merkezi olduk diyoruz ve eksikliklerimizi gidermek istiyoruz.” Akgiray, Sermaye Piyasası açısından yapılan ve yapılacak olan çalışmaların mevcut olduğunu ifade etti. Sermaye Piyasası Kanunu’nun çok eski olduğunu, günün ihtiyaçlarına cevap veremez hale geldiğini söyledi. Bu nedenle yeni kanun hazırladıklarını belirten Akgiray, Kanunun yasama dönemi bitmeden Meclis’ten geçmesini beklediklerini belirtti.

Kongrede edindiğim izlenimler ve İstanbul’u dünyanın büyük finans merkezleri ile kıyasladığımda İstanbul Finans Merkezi projesinin uzun soluklu olduğunu ve yansıtıldığı kadar kolay bir proje olmadığını ifade etmek gerçekçi olacaktır. Proje, ekonomimize katma değer sağlayan bir yapılanma. Ancak, medyaya yansıdığı gibi lüks rezidanslar ve finansal otoritelerini bir yerleşim merkezine toplayarak finans merkezi olunmayacağı açık. Teşvikler, finansal yenilikler ve uyum çalışmaları olumlu gelişmeler. Bundan daha önemli olan ülkemizin yatırım yapılabilir bir ülke olması hususunda çalışmalar yapılması. Finansal alanda yapılacak hukuki ilerlemeler ve de belki de en önemlisi makro ekonomik göstergelerimizin güven veren nitelikte olması bizi finans merkezi haline getirebilir. Bu konuda en önemli kriter, istikrardır. Zira bir yıl %10 büyüyüp diğer yıl %2 küçülen bir ekonominin kalıcı bir yatırım için tercih edilmesi beklenemez. Finans merkezi olma yolunda bir diğer faktör ise Spurling’in dikkat çektiği konu; insan kaynağının bilgi donanımı. İngilizce bilen insan kaynağının ülkemiz için artı sağlayan bir değer olması durumu bir kez daha ortaya çıkıyor. Bu sorunun çözümü ise, şüphesiz eğitimle çözülebilir, ancak maalesef şuan ki eğitim sistemi ile değil!

Halka Arz ve Seferberliği

Halka arz, hisse senetlerinin çok sayıda ve önceden bilinmeyen yatırımcılara çağrı ve ilan yoluyla satışı olarak tanımlanmaktadır. Halka arzın, ekonominin tümüne, yatırımcılara ve şirketlere orta ve uzun vadede önemli katkıları mevcut. Halka arzın şirketlere en önemli faydası, kurumsallaşma ve bunun getirdiği şirket ömrünün uzamasıdır. Gelişmekte olan ülkelerde sıkça görülen aile şirketlerinin kurumsallaşamaması, halka arz ile çözülebilecek bir sorun. Bir şirket halka arz olduğunda attığı her adımda ve aldığı her kararda yatırımcısını bilgilendirmek durumunda. Bu süreci, borsanın ara dönemlerde ve yıllık sonlarında şirketleri faaliyet raporu düzenlemek durumunda bırakması ile açıklayabiliriz. Tabi, burada önemli olan raporun bağımsız denetimden geçmiş olmasıdır ki bu özellik zaten sermaye piyasaları yatırımcısının istediği “güven”i verebilecek en önemli faktör. Diğer yandan, halka arz ile şirketin tanınırlığının artması da sağlanabilecek bir faydadır.

Halka arz denildiğinde şirketleri bu süreçten soğutan zorluklar da mevcuttur. Bunların başında halka arz ile şirketin katlanacağı maliyetler geliyor. Ancak, şirketler için halka arzın uzun vadeli bir yatırım modeli olduğunu kabul edersek diğer kaynak yaratabilecek durumlara göre daha avantajlı olduğu açıktır. Şirketin ihtiyacı olan kaynak, halka arz yerine borçlanma ile de sağlanabilir. Ancak borç ödeyip bitirildiğinde elde hiçbir şey kalmadığı gibi ödenen faizler şirkete fazladan maliyet olarak yansımaktadır. Oysa halka arz ile şirkete ortak arayarak hem kaynak yaratılabilir hem kurumsallık artar hem de şirketin itibari yükselir. Halka arzın diğer zorluklarından biri de halka arz öncesi ve sonrası bürokratik işlemler. Halka arz seferberliği kapsamında mevzuatta yapılan değişiklikler ile söz konusu işlemler kolaylaştırılmıştır. Bu kolaylığın olumlu etkisi halka arz olan şirket sayısına yansımıştır. 2009 yılında yalnızca 1 şirket halka arz olmuş iken mevzuat düzenlemeleri ile 2010’da 22 şirket, 2011’da 25 şirket ve Ekim 2012 verilerine göre de 15 şirket halka arz olmuştur.  (İlk halka arz ve sermaye artırımı toplam rakamlardır.)

Şirketlerin halka arza uzak durmalarının yeterince bilgilendirilmemelerinden ileri geldiği açıktır. Şirketlerin yanlış bildiği ve/ veya bilmediği unsurlar halka arza bakışı daraltmaktadır. Örneğin, şirketler karlarını ortakları ile paylaşmak durumda değiller. Ayrıca, şirket istediği zaman borsa yönetim kurulu olumlu görüşü ile borsa kotundan çıkabilir. Diğer yandan şirketin tümünü halka arz etme zorunluluğu yoktur, şirket istenilen oranda halka arz edilebilir. Böylelikle şirket ortaklığının ciddi farklılık sağlayacak kadar değişmemesi sağlanabilir. Bunun gibi şirketler tarafından bilinmeyen durumlar mevcuttur.

Halka arz seferberliği,  07.08.2008 tarihinde imzalanan protokol ile borsada işlem gören Türk şirket sayısını arttırmayı amaçlayan organizasyondur. Protokolü imzalayan taraflar, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, Sermaye Piyasası Kurulu, İstanbul Sanayi Odası, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’dir. Halka arz seferberliğinin başladığı dönemde İMKB’deki halka açık şirket sayısı 317 iken Ekim 2012 verilerine göre 383 pay piyasasında, 11 şirket ise Gelişen İşletmeler Piyasası’nda olmak üzere toplam 394 şirket halka açık durumdadır. 4 yılı aşkın bir sürede halka arz olmuş şirket sayısı %24,2 oranında artmıştır.

2012 verilerine göre Amerika’da 4800, Hindistan’da 5085, İngiltere’de 2914, İspanya’da 3288, Almanya’da 758 şirket halka açıktır. İstanbul Finans Merkezi projesi kapsamında düzenlenen halka arz seferberliğinin hedefleri arasında 2023 yılında halka açılmış şirket sayısını 1000’e çıkarmak ve yatırımcı sayısını 8 milyon kişiye çıkarmak yer almaktadır. Söz konusu hedeflere ulaşmak için özellikle büyükşehirlerde halka arzın sürecinin anlatıldığı bilgilendirme toplantıları yapılmaktadır. Dünya ile kıyasladığımızda halka açık şirket sayımız artmalıdır. Özellikle İSO 500 kapsamındaki şirketlerin borsada işlem görmesi sermaye piyasamıza ve dolayısı ile ekonomimize güç katacaktır.

Finansal Tahmin ve Tavsiye Üzerine…

Finansal piyasalarda gelecek olayların tahmin edilmesi ve bu doğrultuda bireysel ve kurumsal yatırımcılara tavsiyelerde bulunulması davranışsal finansın en gizemli konularından biri. Özellikle sermaye piyasalarında görülen şu ki, herhangi bir finansal konuda her yatırım uzmanı, bir yatırım tavsiyesi demektir. Diğer bir ifade ile hiçbir yatırım uzmanının görüşü tamamı ile diğer bir yatırım uzmanının görüşü ile örtüşmemektedir. Bu da, piyasada ne kadar uzman var ise o kadar değişik tavsiye anlamına geliyor. Elbette buna neden olan faktörler psikolojik olabilir, beklenti kaynaklı ya da deneyimsel olabilir. Mesela daha önce kriz görmüş bir uzman ile tecrübesiz bir uzmanın olaya bakışı farklıdır. Çünkü finansal kriz süreçleri her ne kadar kitaplardan okuyarak öğrenilse de süreci birebir yaşamak ayrı bir deneyim şüphesiz. Konuyu farklı bir açıdan ele alırsak, aslında burada ilginç olan yatırım uzmanının tavsiye verirken ya da tahminde bulunurken psikolojik etkileri sürece bilerek ya da bilmeyerek dahil etmesidir. Yatırım uzmanı kendi karakteri, psikolojisi nedeni ile tahmin ve tavsiyelerine istemeden de olsa farkına varmadan sübjektif yaklaşabilir. Bu konuda yapılmış akademik çalışmalar mevcut. Farklı ülkelerdeki yatırım uzmanlarının finansal olaylara bakış açısının farklılık gösterdiği, kültürel farklılık nedeni ile tahminlerinin iyimser ya da kötümser yaklaşımlı olduğu bu çalışmalar sonucunda elde edilmiş.

Tahmin üzerine yaklaşımlara baktığımızda çok farklı görüşler ortaya çıkmaktadır. “Tarih tekerrürden ibarettir” yaklaşımını benimseyenden tutun da “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” yaklaşımına kadar uç görüşler mevcut. Son dönemde gözlemlerim ve okumalarım doğrultusunda bu konuda farklı bir görüş de şu: “Gelecek hakkında tahmin yapılamaz” Nassim Nicholas Taleb’in kaleme aldığı “Kara Kuğu: Olasılıksız Görünenin Etkisi” kitabında yer alan bu yaklaşıma göre tahmin diye bir şey yoktur, gelecek hakkında yapılan her tahmin, saçmalamaktan başka bir şey değildir. Kitapta durumu özetleyen ve belki de olayı daha da karmaşıklaştıran bir ifadeye dikkat çekmek istiyorum: “ Sistematik olarak, olasılıksız görünen bir olayın gerçekleşmesi, olasılıklı görünen bir olayın gerçekleşmemesine denktir.” Açıkçası Taleb’in görüşünün finansal piyasalarda tamamı ile doğruluğunun kanıtlanması oldukça zor. Çünkü finans piyasasında her olayın etkisi farklı boyutlarda. Bu noktada kafa karıştıran asıl konunun rassal bekleyişler teorisinin finansal piyasalarda ne kadar etkin olduğudur.

Faiz Lobisi

Finansal piyasaların işleyişinin arkasında “gizemli güçler” olduğu iddiası, son yıllarda ekonomistleri bir hayli düşündürmekte. Çeşitli teoriler, devletlerarası gizli ilişkiler, dünya finans sistemine yön veren büyük kurumların çıkar çatışmalarının olduğu düşüncesi finansal piyasalarda aksiyon yaratmakta. Dünya finans sisteminin büyüklüğü gün geçtikçe artmakta, finansal ürün çeşitliliği öngörülemez boyutlara varmaktadır. Hal böyle olunca, piyasaların aşağı yönlü mü yoksa yukarı yönlü mü hareket edeceğinin tahmini zorlaşıyor. Özellikle sermaye piyasaları yaşanan dalgalanmalar nedeni ile bir nevi “kumar piyasası” düşüncesini gündeme getiriyor. Hangi hareketin nereden geldiği, döviz, altın ve diğer yatırım araçlarının kazandırıp kazandırmayacağı konusunda yapılan tahminler kimi zaman makro ekonomik göstergelerden çok finansal piyasalardaki psikolojik etkenlere dayanıyor.

Ülkemizde bu yıl faizlerin tarihi dip yaptıktan sonra tekrar yükselişe geçmesi, faiz lobisi iddialarını tazeledi. Faiz lobisi basitçe sermayedarların faiz piyasalarını manipüle etmesi olarak tanımlanabilir. Bu düşünceye göre, sermayedarlar ve büyük yatırımcılar gelişmiş ülkelerde bulamadıkları yüksek faiz getirilerini gelişmekte olan ülkelerde aramaktadırlar. Bu nedenle, bu ülkelerde düşüşe geçen faiz ortamını gererek faizlerin tekrar yükselmesine sebep olduğu düşünülmektedir. Faizlerin yükselmesi ise gelişmekte olan ülkenin yatırımlarını kısmakta, istihdamı azaltıp işsizliği arttırmaktadır. Böylece, gelişmekte olan ülkelerin “gelişmiş” hale gelmeleri mümkün olamamaktadır. Tabi burada sadece devletler arası ekonomik çıkarlar değil siyasi çatışmalar da amacına ulaşabilmektedir. Liberalleşmenin yoğunlaştığı son yıllarda finansal piyasalardan kim ne kadar yüksek getiri elde eder yarışı hakim. Bu yarışta ekonomik ve siyasi olarak güçlü olan ülkelerin diğer ülkelere göre daha fazla sözü geçiyor. Çünkü piyasalara, paraya yön veren kararlar ve veriler onlara ait.

Faiz lobisi var mıdır, varsa tespit edilebilir mi?

Yazımın başından beri dikkatle kullandığım ifade, faiz lobisi konusunun “iddia” olmasıdır. Çünkü bu konuda herhangi bir bilimsel çalışma ya da tespit henüz söz konusu değil. Zaten burada mesele, böyle bir lobinin kabul edilmesi değil, tespit edilememesidir. Bazı çevreler, faiz lobisinin varlığına inanmakta, bazıları ise serbest piyasa ortamında faizin dalgalanmasını normal karşılamaktadır. O halde faiz lobisi diye ortaya atılan konu, gelişmekte olan ülkelerin üretime dayanmayan, sıcak para giriş-çıkışı nedeni ile ani finansal hareketliliklerin yaşandığı değişim midir yoksa gizli sermayedar güçlerin “ceplerinin para dolması için” oynadığı bir oyun mu? Zenginin daha zenginleşip fakirin daha da fakirleşmesi faiz lobisine dayandırılabilir mi? Aslında bu soruların cevabının bir önemi olmadığı kanaatindeyim. Çünkü eğer ortada bir faiz lobisi ya da rant sağlayan başka herhangi bir lobi var ise bu lobiye göz yuman ya da destekleyen teknik olarak devletin kendisidir. Burada önemli olan, kimin kaybettiğidir. Kaybeden halk kitleleridir. Kapitalizmin gerçek yüzünü yeni göstermeye başladığı son dönem ile birlikte bu kayıpların başında olduğumuz açıktır. 2008 küresel finans krizinin kapitalizmin ilk cilvesi olduğu ve sistemin henüz gerçek yüzünü göstermediği düşüncesindeyim.

Eğitim Sorunları Üzerine…

Finansal piyasaların dünyada kendine prestijli bir yer edinmesi ile başlayan süreç, finansal eğitim alanında da farklı izlenimlere sahne oluyor. II. Dünya savaşından sonra mühendis odaklı eğitime önem veren ülkeler, bu beceri arayışından çabuk vazgeçtiler. Finans işlemlerinden sanal bir dünya yaratarak paradan para kazanma sanatı için “finans mühendisliği” gibi ilginç meslekler gündemimize geldi. Peki bu durumda finans için gerçekten mühendislere gerek var mı? Sosyal bilimcilerin adına sonradan finans denilen, aslında temelinde “iktisat” olan bilimi analiz etmeleri çok mu zor? Burada mesele tabiî ki analiz noktasında değil. Her geçen gün büyüyen, karmaşık türev ürünlerin yazılımının yapıldığı matematiği kuvveti insan kaynağına olan ihtiyaç sebebi ile finans bilen mühendislere olan talep ortaya çıktı ve giderek artıyor.

Türkiye’de maalesef finans sektörüne hitap eden İ.İ.B.F. (İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi) çatısındaki işletme, iktisat, maliye, kamu yönetimi, çalışma ekonomisi ve buna benzer bölümlerden mezun olanların sıkıntısı büyük. Mezunlarının sayısı gün geçtikçe artan, eğitim müfredatının ağırlıkla teoriye dayalı olduğu bu sistemde iş bulma oranı giderek düşüyor. Mezun olduklarında deneyimsiz olduklarından iş bulamayan, iş bulamadıklarından deneyim kazanamayan bu gençlerin handikabı yürek sızlatıyor. Fakülte öğrencileri yetmezmiş gibi meslekyüksekokulu öğrencilerinin de bankacılık, sigortacılık, işletmecilik gibi programlarda okuyup işsiz kalmaları eğitim sisteminin çarpıklığı ile doğrudan bağlantılı. Bu kadar ihtiyaç fazlası mezunun iş arayışı içerisinde olması işverenin keyfi davranmasına neden oluyor, ücret seviyelerini aşağıya çekiyor. Bu noktada devletin eğitim politikasını gözden geçirmesi, öğrencilerin ise bu bölümleri bilinçli seçmesi gerekmektedir.

Ülkemizde nüfusun çalışma alanının büyük bir kısmı fikri, teknik üretim üzerine değil. Tasarlanmış ürün satışı, pazarlama ve satış sonrası hizmetlerin yoğunlukta olduğu işgücü piyasamız bile eğitim sistemimizin matematik ve fenden ne kadar uzak olduğunu görmek zor değil. Faiz hesaplaması yapamayan işletme öğrencisinden mezun olunca beklenilen şey de doğal olarak satış oluyor. Yanlış kişiler yanlış meslekler peşinde koştuğu sürece ne ülkenin uzun dönemde reel kalkınması ne de işgücünün mutlu olabilmesi mümkün. Devlet politikalarının AR-GE’ye ayırdığı bütçe ortada. Ülkemizde fen bilimleri öğrencileri ya tıp okumalı ya da inşaat-makine mühendisi olmalı ki iş bulabilsin. Uzay, uçak, elektronik mühendislerin çoğu finansçı oluyor, biyokimyacıların genetikçilerin ise çoğunluğu yurtdışına gidiyor…İşletme iktisat mezunları ise ya çağrı merkezinde çalışıyor ya da kredi kartı satıyor…Hem öğrencinin, hem ailenin, hem ülkenin, hem öğretmenin enerjisi boşa gidiyor…Zamanımız boşa gidiyor…Artık eğitimde bütüncül ve kapsamlı bir reformun zamanı geldi geçiyor bile…