En iyi yatırım aracı hangisidir?

Herkes için geçerli olan, tek tip “en iyi yatırım aracı” diye tanımlanabilecek bir yatırım türü yoktur. Yatırım araçlarının beklenen getirileri, dünyanın ve ülkenin içinde bulunduğu ekonomik duruma göre, yatırımcıların eğilimine göre değişir. Her bireyin yaptığı birikimin hikayesi farklıdır. O nedenle herkese aynı yatırım aracını önermek bireysel yatırımcı için hüsrana neden olabilir. Örneğin iki bireyi ele alalım…

Ali Bey emekli, evi olan sakin, sabırlı ve olgun biridir. Tek yatırım amacı torununun eğitimi için biriktirdiği miktarı değerlendirebilmektir. Fatma Hanım ise henüz 35 yaşında beyaz yakalı bir çalışandır. Çalışmaya başladığından beri 100.000 TL biriktirmiştir. Ev alma hayali olan Fatma Hanım, uygun evi bulana kadar elindeki peşinat miktarını değerlendirmek istemektedir.

Bu iki yatırımcının risk seviyesi, karakter yapısı ve yaşı dolayısıyla hayata bakışı ve dolayısıyla beklediği getiri farklıdır. Bu örnekte sadece iki yatırımcı vardır. Oysa yüzlerce farklı karakter ve yaşam varken herkese aynı yatırım önerisinde bulunmak doğru olmaz görüşündeyim.

Yüksek Riskten Düşük Riske Göre Yatırım Araçları

En bilinen yatırım araçlarını risklerine göre yüksek riskten düşük riske doğru sıraladım. Risk ile beklenen getirinin doğru orantılı olduğunu bilmemiz gerekir. Düşük risk alarak çok kazanmak neredeyse mümkün değil. Yani bu işin matematiğine uymuyor zaten. Bu nedenle hızlı ve kolay para kazanmak her zaman yüksek riskler içerir. Düşük riskte ise daha düşük getiriler mümkündür. Tabiri caizse ne kadar ekmek o kadar köfte:)

Sanal Paralar: Sanal paraların ülkemizde herhangi bir düzenlemesi bulunmadığından en riskli yatırım aracı olarak nitelendirdim. Kripto varlıklar ileride hayatımızı etkileyecek bir teknoloji. Ancak biz bu varlıkları bitcoin olarak gördüğümüz sürece daha çok hüsrana uğrarız. 

Foreks: Foreks piyasaları kaldıraçlı piyasalar olup 5 gün 24 saat açık, her an hızlı hareket eden fiyatlar söz konusu olduğundan yine yüksek risk grubuna aittir. Profesyoneller bile bu piyasalarda zorlanmaktadırlar. 

Döviz: Döviz piyasaları her zaman çok kazandıran piyasalar olarak algılanıyor ancak yukarı ve aşağı yönlü hareketlerin çok sert olduğu piyasalardır.                              

Gayrimenkul: Aslında gayrimenkulün finansal bir yatırım aracı olarak tanımlanması tartışmalı bir konu. Bence bir taşınmaza dayandığı için gayrimenkul bir finansal yatırım değildir. Ancak Türkiye’de gayrimenkul birikimlerin değerlendirildiği bir yatırım şekli. Özellikle emeklilik için kira geliri sağlamak, kiradan kurtulmak ve çocuğunun geleceği için kira alarak bir plan oluşturmak bizim toplumumuzda yaygındır. 

Hisse Senedi: Hisse senetleri piyasası aslında çok yüksek riskli bir yatırım aracı olarak bilinse de temel analiz yapılarak uzun vade tercih edildiğinde orta riskli olarak nitelendirebileceğimiz bir yatırım aracıdır.

Altın: Altın, Türk halkının en sevdiği yatırım araçlarından yine orta riskli bir yatırım aracıdır. Gram altın aldığınızda ons/dolar biriminden çevrildiği için hem dolara hem de altının kendisine yatırım yapmış oluyorsunuz. Altın düşse bile dolar arttığında sert düşüşlere karşı kendinizi koruyabilirsiniz.

BES: Bireysel emeklilik sistemi ülkemizde yanlış anlaşıldı ve fon yönetimi sorunlu. Ancak uzun vadede oldukça mantıklı bir yatırım şekli. Bireysel emekliliği diğer yatırımlar ile karşılaştırmamak gerek. Çünkü yapılan diğer yatırımlar genellikle emekliliğe kadar bozduruluyor, BESin amacı ise sadece yaşlılıkta daha rahat bir hayat için gençken yatırım yapmaktır. 

Yatırım Fonları: Yatırım fonları ne yapacağını bilmeyen bireysel yatırımcı için tasarlanmış, dünyada çok tutan ama ülkemizde pek bilinmeyen ve tercih edilmeyen bir yatırım aracı.

Devlet Tahvili / Hazine Bonosu: Hazine bonosu ve devlet tahvilinin faizi risksiz faiz oranı olarak baz alınır. Çünkü devlet garantisindedir. Ancak özel sektör de bono ve tahvil ihraç edebilmektedir. Onların riski devletin ihraç ettiği bono ve tahvile göre daha yüksektir.

Vadeli Mevduat: Vadeli mevduat ise bilinen en kolay, en düşük riskli yatırım şekillerinden biridir.

Yatırım yaparken dikkat etmeniz gerekenler?

Yatırım kişiye özel olmalıdır. Tıpkı diyet listesi gibi… Herkesin birikim yapma amacı, miktarı ve süresi farklıdır. Kendinizi başkaları ile kıyaslamayın. Sizin için 10.000 TL önemli iken başkası için bu derece önemli olmayabilir.

Komşunuzdan ya da akrabanızdan duyduğunuz yatırım tavsiyesini kendinize uygulamanız hüsranla sonuçlanabilir. Finansal piyasalar bazen o kadar oynaktır ki profesyonel yatırımcılar bile bu dalgalardan nasibini alır.

Kısa sürede para kazanmak diye bir şey yoktur. Şans eseri binlerce kişi arasından bir kişi böyle bir imkân sağladıysa piyasada sanki herkes kazanıyormuş gibi dedikodu yayılır. Unutmayın para kazanmak bu kadar kolay olsaydı size bu hikayeleri anlatan kişiler çok zengin olurdu. Ülkemizde Çiftlikbank, Banker olayları gibi dolandırıcılıklar sürekli olmuştur. Bundan sonra da yüksek ihtimal böyle vaatlerde bulunanlar çıkacaktır. Emekleriniz için, sevdikleriniz için bu tür girişimlerden uzak durun.

Yatırım yaparken şu sorulara cevap vermeniz iyi olur.

  • Yatırımınızın amacı: Ev ya da araba almak mı? Tatil mi, düğün mü?
  • Yatırımınızın süresi: 10 yıl, 5 yıl, 1 yıl, 6 ay…
  • Yatırımınızın riski: Yüksek risk, orta risk, düşük risk…
  • Yatırımınızın beklenen getirisi: Enflasyon oranında, enflasyon üzerinde vb.

Ne kadar kazandığınız önemlidir. Ancak ne kadar harcadığınız ondan daha önemlidir.

Çevrenizde terfi aldım ama maaş yine yetmiyor diyen insanlar olabilir. İnsanlar terfi aldıkları ya da maaşları önemli oranda arttığı zaman giderlerini de birdenbire arttırırlar.
Örneğin oturduğu semti değiştiren, arabasının modelini değiştiren biri maaşı artsa da birikim yapamaz. Buradaki anahtar çözüm; Artan maaş farkının en azından yarısını sanki o terfiyi hiç almamış gibi biriktirmektir.

İşyerinde terfi aldınız ve maaşınız 4000 TL’den 6000 TL çıktı. Maaşınızda 2000 TL zam var. Sanki maaşınız aslında 5000 TL’ye yükselmiş gibi her ay 1000 TL arttırabilirsiniz. Böyle başlarsanız birikim yapmak kolaylaşır. Düşünsenize aslında işyeriniz gerçekten size 1000 TL zam da yapmış olabilirdi.

Tatilinizi bütçenize göre seçin.

Tüm yıl yoruluyoruz, tatil yapmak herkesin hakkı. Ancak son yıllarda tatil deyince aklımıza genellikle her şey dahil açık büfeli oteller geliyor. Tatilinizi bütçenize göre ayarlayın. Sosyal medyadan insanların paylaşımlarını görüp de “Ben de burada tatil yapmalıyım, benim neyim eksik?” diyerek borçlanıp tatile gitmeyin.
Herkesin bütçesi farklıdır. Ayrıca lüks yerlere gidenlerin bütçesini zorlayıp gitmediğini nereden bilebiliriz? Belki kış aylarında çok zorlanıyor, belki pişman oluyordur. Gösteriş için yapılan şeylerden uzak durun. Yazın yaptığınız hesapta olmayan harcamalar tüm yıl bütçenizi zorlayabilir. Tatil demek dinlenmek demektir. Sizi dinlendirecek yerleri, etkinlikleri keşfedin. Daha ekonomik ve huzurlu bir tatil için birçok alternatif olduğunu unutmayın.

Bütçenize etki eden gizli çevre: Arkadaşlarınız

Arkadaş çevreniz yaşam tarzınıza göre değilse onlara ayak uydurmak için bütçenizde ciddi açıklar meydana gelebilir. Ortalama bir bütçeye sahip biri olduğunuzu düşünelim. Çok zengin biri ile arkadaş olduğunuzda bir süre sonra bu durum sizi rahatsız etmeye başlar. Bütçenize uygun etkinlikler yapmakta zorlanır, sırf arkadaşlarınıza uyum sağlamak için giyiminizden yiyeceğinize kadar çok sayıda harcamayı borçlanarak yapmak zorunda kalabilirsiniz. Kitap okumayı seviyorsanız kitap okuyan dostlarınız sizi daha mutlu edecektir. Ortak noktalarınızın olduğu ve hayata aynı çerçeveden baktığınız insanlar ile daha kolay bir bütçe yönetebilirsiniz.

Araba alırken neleri gözden kaçırıyoruz?

Toplumumuzda araba sahibi olmak bir güç, itibar gösterisi olarak nitelendiriliyor.

Araba satın alırken kullanma amacınızı düşünerek karar verin. Örneğin sadece şehir içinde genellikle yolcusu kendiniz olacağınız bir ulaşım amacı için motor gücü yüksek bir araç almak yerine park etmesi kolay, daha küçük motorlu bir araç tercih edebilirsiniz. Böylelikle vergisi ve masrafları da daha az olur. Sırf gösteriş için kredi çekerek bütçenizin çok üzerinde bir araç almak uzun vadede sizi yıpratabilir. Eğer koleksiyoner değilseniz alacağınız aracın daha sonra kolay satılabilir bir marka ve model olmasına dikkat etmeniz ikinci el piyasasında işinizi kolaylaştırır.

Ev alırken bunları göz önünde bulundurun!

Türk toplumunda “ev” demek sadece barındığın yer anlamına gelmez. Ev yaşamdır, anılardır, geçmiştir, gelecektir. Yani eve yüklediğimiz anlam bir yatırımdan çok daha fazlasıdır. Bizde “baba evi” diye bir kavram vardır. Evlerimiz betonarme olsa da onlara farklı yaklaşırız. Bu nedenle, ev almak hayatımızda büyük bir dönüm noktasıdır.

Kira ödemeyen, evi olan kişinin hayatı biraz daha garanti altındadır. İşsiz kalması durumunda en azından ev kirasını ödemek zorunda kalmayacaktır. Özellikle oturmak için ev aldığımız zaman sadece evin iç ve dış özelliklerine değil bulunduğu semt, deprem bölgesi ise ne durumda olduğu, merkezi olup olmadığı gibi durumları da göz önünde bulundurmak faydalı olabilir. “Ev alma komşu al” diyen Atalarımız defalarca bu sözü teyit eden tecrübeler yaşamışlar. Dolayısıyla muhite de dikkat etmek gerekir.

Yatırımlık ev bakılıyorsa değerlenmiş semtlerden ziyade henüz yeni yerleşimi olan yerlerin tercih edilmesi ileride yaptığınız gayrimenkul yatırımının daha da değerlenmesini sağlayabilir. Alacağınız evin farklı masrafları olup olmadığına bakın. Tadilat gerektiren durumlar beklenmedik masraflar çıkarabilir. Bazı semtlerde apartman ya da site aidatları yüksek olabilir. Aidatları ve neleri içerdiğini mutlaka öğreniniz.

Evlilikte Bütçe Dengesi

Evlilik, insan hayatının en önemli kararlarından biridir. İki farklı ailede büyümüş kişinin hayatını birleştirmesi ve yeni bir aile kurması çiftlerin yeni ortak kararlar almalarını gerektirir. Çiftlerin birbirinden sakladığı finansal durumlar ailede sorunlara sebep olabilir. Her zaman şeffaf olmakta fayda vardır.

Çiftler evlenmeden önce aile bütçeleri konusunda konuşmalıdır. Şu sorulara cevap vermeleri sağlıklı bir ailenin kurulmasında önemlidir.

o Ailede ortak bir bütçe mi yapılacak yoksa giderler mi paylaşılacak?

o Birikim konusunda nasıl bir yol izlenecek?

o Çiftlerin bakmakla yükümlü olduğu birileri var mı?

o Çiftlerin geçmişten gelen borçları var mı?

o Çiftler geçmişte birisine kefil oldu mu?

Evlendikten sonra ise önemli kararlardan biri de çocuk sahibi olmaktır. Çiftler çocuk sahibi olmayı düşünüp düşünmediklerini konuşmalıdırlar. Çocuk büyütmek, en önemli giderlerden biridir. O nedenle çiftlerin öncesinde bütçelerinin bu döneme hazır olup olmadığını konuşmaları faydalıdır. Çocuğunuzun yaşı ilerledikçe masraflarının artacağını unutmayın.

Sevgilime ne alsam?

Yine bir sevgililer günü geldi çattı, sevgilisi olmayanlar için ayrı bir dert olanlar için ayrı bir dert 14 şubat…Acaba ne alsam?

Elbette size sevgilinize ne alacağınızı söylemeyeceğim, sadece dikkat çekmek için bu başlığı attım😊

Benim dikkat çekmek istediğim konu tamamen duygusal aslında…Yani cepteki duygusalımız…Ne alırsanız alın aldığınız hediyenin size sandığınız daha doğrusu sevgilinizin sandığı kadar mutluluk vermeyeceğini bilin…Çünkü sevgi madde ile sağlanıyorsa o duygu sevgiden ziyade başka bir şey oluyor.

Anlık mutluluklar için uzun süreli borcu boynunuza takmayın. Eğer illaki bir şey alacaksanız, ihtiyacı olan bir şey alın. Sevdiğiniz hem onu ne kadar tanıdığınızı bilir hem de onun bütçesine de katkısı olur. Ha evli misiniz o zaman ihtiyacınızı bugüne denk getirip hediye muamelesi yapın😊

Sadece sevgililer günü için değil her özel için bunu yapabilirsiniz. Doğum günü, evlilik yıldönümü, tanışma yıldönümü, sevgililer günü, anneler günü, babalar günü…offf!

Bitmez bu özel günler…Neredeyse her ay bütçede bir kalem…

Aslında sadece hediyeler için değil kendimiz için de aynı şeyi yapıyoruz. Çok mutluyum bunu hak ettim şu bluzu almalıyım, depresyondayım şu ayakkabıyı alayım…Almadan önce kendimize şu soruyu soralım…

İstek mi ihtiyaç mı?

  • Eğer kışlık bir montunuz yok ise alacağınız mont bir ihtiyaçtır.
  • Bir ya da iki montunuz olmasına rağmen değişik renk ve modellerde başka montlar da almak istiyorsanız bu istektir.

Alışverişe çıktınız ve bir kazağın 700 TL’den 200 TL’ye indiğini gördünüz. Çok iyi bir indirim olduğunu düşünerek kazağı aldınız. Eve geldiğinizde benzer renkte başka kazaklarınızın olduğunun farkına vardınız. İşte pazarlama hileleri bize gereksiz alışveriş yaptırmaktadır.

Özellikle giyim alışverişinde şu soruları sormadan geçmeyelim.

  • Bu ürüne gerçekten ihtiyacım var mı?
  • Bu giysiyi ya da ayakkabıyı kaç değişik şekilde giyebilirim?
  • İnternet alışverişinden bu ürünü daha uygun fiyata bulabilir miyim?

10 saniye kuralı

Alışverişe çıktığınızda “çılgın bir indirim”e rastlayabilirsiniz. Hesapta olmayan alışverişlerinizde derin nefes alıp 10 saniye düşünün. Bu alışverişe gerçekten ihtiyacım var mı diye kendinize sorun.

Evinizde olan, sadece renginden dolayı satın almak istediğiniz şeyleri bir kez daha düşünün. Örneğin kırmızı bir ayakkabı siyah bir ayakkabı kadar çok giyilmez. Bu kırmızı ayakkabıyı hangi kıyafetlerle tamamlayabilirim sorusunda cevabınız belirsiz ise o ayakkabıcıdan hızla uzaklaşın. Alacağınız ürün iyi bir marka olabilir, iyi bir indirim olabilir ama kullanmayacaksanız bu alışveriş mantıklı değildir.

Gençken akan suyun kıymetini bilin!

Tasarruf Üzerine -2-

Tasarruf Ediyor muyuz?

Dünya eskisine göre daha zengin…buna karşın zengin ile fakir arasındaki uçurum daha da açılıyor. Artık ticaret pastasından daha az pay alan, ekonomik konjonktürden çok etkilenen gelişmekte olan ülkelerin tasarruf konusunda daha dikkatli olması gerekiyor. Özellikle yaşanan ekonomik şoklarda, krizlerde bireylerin daha dayanıklı finansal durumda olmaları yaşanan olumsuz etkileri azaltabilir.

Dünyada tasarruf oranlarına bakıldığında durumumuzun pek de parlak olmadığı görülüyor.  Yaklaşık 30 yıldır ülkemizin tasarruf oranı %26’nın üzerine çıkmamış.  Diğer ülkere bakıldığında Katar, Singapur ve Çin’in %40’ın üzerinde tasarruflarına sahip olmaları dikkat çekiyor. Diğer yandan ABD’nin %19, İngiltere’nin %13 ile bizden geride olması da ilginç. Tabi bu ülkelerin gelişmiş olduğunu unutmayalım, kişi başına düşen milli gelirleri bizden oldukça fazla. Bu nedenle tasarruf oranını istikrarlı bir şekilde arttırmanın ülkemizin faydasına olacağı tartışılmaz bir durumdur.

İç kaynaklardan değil de dış kaynaklardan büyüyen bir ülkenin orta ve uzun vadede yaptığı planlar büyük riskler taşır. Bu nedenle, öncelikli olan tasarruf oranının arttırılması ve tasarruf bilincinin geliştirilmesidir. Bu süreç, uzundur ve sabır ister.

Türk toplumunun yüzyıllardır “borçlu bir millet” olma kaderini değiştirmesi kolay değildir. Ancak yapılan düzenlemelerin ve ilerlemelerin kalıcı olması için tasarruf sorunun çözülmesi öncelikli ve elzemdir.

Tasarruf oranımız neden düşük?

Tasarruf yapmakta zorlanan bir ülkeyiz. Tabii bu durumun hane halkının elinde olmayan bazı sebeplerden kaynaklandığını da kabul etmek lazım.

En önemli sebeplerden biri ücretler genel seviyesinin düşüklüğü…yani halk giderlerini karşılayamıyor. İnsanlar yatırım yapması gerektiğini, enflasyona karşı birikimini koruması gerektiğini biliyor ancak uygulamada finansal tutum ve davranış tarafı zayıf kalıyor. Alım gücünün enflasyon sebebi ile düşmesi de eklenince durum daha da zorlaşıyor.

Bir diğer sebep ise gelişmekte olan ve büyümeye odaklanmış bir ülke olan Türkiye’de tüketimin fazla olmasıdır. Kapitalist sistemin doğasında olan tüketim çılgınlığı ve bireylerin borçlanmasının kolaylaştırılması tasarruf edemememize sebep olan etkenlerdendir. Tüketim çılgınlığı, neoliberal (serbestleşme) akımının bizim gibi ülkelere verdiği bir sınav gibi adeta, daha fazla tüket ki daha çok büyüyesin…modaya uy, dışarıda yemek ye, telefonunu 6 ayda bir değiştir, en iyi arabaya sen bin…çünkü sen özelsin ve bu dünyaya bir kez geldin…TV’yi açın tüm reklamlar bu fikir üzerine kuruludur…Türkiye’de 1980’lerden sonra çok şey değişti. Harcamalar, beklentiler de bu değişimden nasibini aldı. Eskiden insanlar önce biriktirir daha sonra satın almak istediği malı, hizmeti alırdı. Ancak günümüzde insanlar satın almak için beklemiyor.

Tasarruf etmek için hayatımızda neleri gözden geçirmeliyiz?

İster sabit yani düzenli gelirli isterse düzensiz gelirli bireyler olalım tüketim konusunda dikkat etmemiz gereken bazı konular var. Öncelikle gelirimize uygun bir yaşam tarzı belirlemek ile başlayabiliriz. Çevrenizde yaşam standardı sizden yüksek olan kişiler mutlaka olacaktır. Buna karşın bu kişilerin çok mutlu olduğunu da söyleyemeyiz.

Araştırmalar gösteriyor ki alışılmış yüksek yaşam standardı bir süre sonra kişiye normal geldiği için mutluluk vermiyor. Aksine gelir kaybına uğradığında daha çok acı veriyor. Bu nedenle eğer çok büyük bir servetin sahibi değilsek bütçemizi kontrol altında tutmayı bilmek yarın için yapılabilecek önemli bir yatırımdır.

Tasarrufta vazgeçilmez bir unsur: Bütçe Planı

Maaşınız yeni yattı:) İlk önce ne yapıyorsunuz? Bütçe planınız var mı?

Tüm borçlarınızı ödeyip kalanını ihtiyacınız oldukça ATM’den mi çekiyorsunuz? Bu şekilde tasarruf edebildiniz mi? Hayır dediğinizi duyar gibiyim. Çünkü tasarruf yapılacaksa bunu giderlerden sonra artan para ile yapmak tasarrufta yapılan yanlışlardandır.

Tasarruf yapmak için ön koşul; gelirlerinizin giderlerinizden fazla olmasıdır. Asgari koşullarda bir yaşam sürüyorsanız buna diyecek bir sözüm yok. Türkiye’de ücretler genel seviyesi düşük, kabul ediyorum. Üstelik 10 yılı aşkın süredir dizginlenen enflasyon yeniden hortladı…Bu durumda özellikle büyükşehirlerde yaşamın ne denli pahalı olduğunu en çok halk biliyor, bu pahalılığı derinden yaşıyor…

Az ya da çok fark etmez tasarruf etmek bir yaşam biçimidir. Hayatınıza bu alışkanlığı getirdiğinizde farkı göreceksiniz. Bunun için önce bir bütçe planı oluşturmak şart. Yani gelirlerinizi ve giderlerinizi not almadan olmaz.

  • İsterseniz küçük bir deftere,
  • İsterseniz bilgisayarda bir Excel programına,
  • Ya da son zamanlarda akıllı telefonlarda da bütçeniz için planlanmış ücretsiz uygulamalar da var. Bunlara da bakmanız iyi olur.

Bütçe yaparken bazı noktalara dikkat etmek gerekiyor.

Bütçeniz gerçekçi olmalı. Çok tasarruf etmek için kısıtlı bütçe oluşturmak uzun vadede bütçe planınızı bozmanıza sebep olabilir. Önce sabit giderler ödenmeli. Kira, fatura gibi. Sonra tasarrufunuzu ayırın. Kalan tutarı en son değişken giderleriniz için kullanın. Önce harcamalarınızı yapar, sonra tasarruf ederseniz çok zorlanırsınız. Bütçe iki taraflı bir dengedir. Sadece giderleri kısmayı değil gelirinizi arttırmayı da düşünün. Özellikle sabit gelirlilerde bütçe aylık oluşturulmalı.

Tasarruf ne zaman ayrılır?

Ünlü yatırımcı Warren Buffet’in tasarruf ilkesine göre; tasarruf harcamalardan önce ayrılır.

Yapılan araştırmalar ülkemizde bireylerin yarısından fazlasının önce harcamaları yaptığını sonra kalırsa tasarruf ayırdığını gösteriyor. Günümüz yaşam şartlarında kalırsa tasarruf ederim mantığı ile birikim yapmak neredeyse imkânsız. Çünkü ay sonuna kadar mutlaka bir harcama çıkacaktır. Özellikle bayramlarda ve özel günlerde bütçemiz dengesini şaşabilir. Bu nedenle bu tür aylar için diğer aylara göre daha esnek bir bütçe oluşturmanız iyi olur.

İşsiz kalma durumuna karşı hazırlıklı olmak gerekir. İnsanlar hangi gelir ve eğitim seviyesinde olursa olsunlar hayatlarının bir döneminde işsiz kalabilirler. Bu bazen işyerinin kararıdır, bazen de çalışanın. İşsizlik durumuna karşı en az 6 ay bütçenizde sıkıntı yaşamadan yaşamınızı sürdürebileceğiniz birikim geleceğe dair finansal korkularınızı azaltabilir.

Tasarruf Üzerine -1-

En bilinen anlamı ile tasarruf; para biriktirme anlamına gelir. Tasarruf aslında bir alışkanlıktır. Önemli olan tasarruf ettiğiniz miktar değil tasarruf etmiş olmanızdır.

Mesela her yıl maaşınıza gelen zammı, sanki hiç zam almamış gibi biriktirmek tasarruf etmenin yollarından biridir. Böylelikle bütçenizde hem ciddi bir değişim olmaz hem de tasarrufu bir yaşam şekline dönüştürmüş olursunuz. Elbette enflasyon diye bir gerçek var. Fiyat artışları bütçemizi etkiliyor. Ancak düşük bütçede gelir artmıyorsa bahsettiğim bu yöntem kısmen rahatlatıcı olabilir. Önemli olan tasarruf yapmaya alışmaktır. Yine de asgari ücretliye diyecek lafım yok, benim kastettiğim daha çok orta direk…

Küçük miktarlarda da olsa düzenli birikim yapmanın mucizevi bir gücü vardır. Her ay 200 TL biriktirdiğinizi düşünün. Bir yıl sonra 2400 TL olacaktır.

Tasarruflu olmak ile cimri olmak arasında ciddi bir fark var. Tasarruflu olmak, yaşamınızı sürdürmek için gerekli olan harcamaları yapıp istek ve ihtiyaçları ayırt ederek bütçenizden arttırmanızı ifade eder. Evde 5 çift ayakkabınız varken 6. ayakkabıyı almamak tasarruflu olmaktır. Oysa cimrilik yaşamı sürdürmek için gerekli olan ihtiyaçları dahi almamaktır. Sadece bir çift eskimiş ayakkabısı olan birinin para harcamamak için yeni bir ayakkabı almaması cimriliktir.

Neden tasarruf etmeliyiz?

İnsan parayı üç amaçla kullanır.

  • Parayı değişim aracı olarak kullanırız. Örneğin marketten 10 yumurta alıp 5 TL verdiğimizde para burada bir değişim aracıdır. Paranın icadından önce insanlar takas sistemi ile alışveriş yapıyorlardı. Örneğin; 10 yumurta almak için 2 kilo elma veriyorlardı. Takas sisteminin değer ölçümü çok zordu. Para, bu sorunu ortadan kaldırdı.
  • Parayı tasarruf aracı olarak değerlendiririz. İnsanoğlu paranın icadından beri çeşitli sebeplerle tasarruf etmeye ihtiyaç duymuştur. Beklenmedik olaylar karşısında önlem almak için, ulaşılmak istenen parasal bir hedef için (ev ya da araba alma gibi) günlük ihtiyaçlarımızdan arttırdığımız tutarları biriktiririz.
  • Parayı spekülatif amaçlı kullanırız. Her insan böyle bir hedef belirlemese de serbest piyasa ortamında kelepir dediğimiz ucuza mal edilen yatırım imkanları için de para tutan bir kesim mevcuttur. Bu amaç tasarruftan farklıdır. Genellikle olağanüstü durumlar için belirli bir tutar ayıran orta ve üst gelir grubundaki insanlar spekülatif amaçlı para ayırırlar.

Bu üç maddeden birincisi yani günlük ihtiyaçlarımızı karşıladığımız paranın değişim aracı olma özelliği artık tüm insanların hedefidir. Spekülasyon amacı daha az sayıda insana hitap eder. Ancak tasarruf yapmak giderek önemi artan bir durumdur. İnsanlar olağanüstü durumlar için ve geleceğe dair hayalleri için birikim yapmayı tercih ediyorlar. Herkesin bir hayali var. Bazıları eğitim amacıyla, bazıları kiradan kurtulmak için, kimileri ise araba almak için tasarruf ediyor.

Nasıl tasarruf edebiliriz?

Günümüz şartlarında tasarruf etmek kolay değil. Ücretler genel seviyesi düşük ve enflasyon sorunumuz var. Ancak ileriki yıllarda bu şartların iyileşeceği ya da daha kötüye gideceği belli değil. Bu nedenle bireysel olarak bizim tasarruf etmemiz artık bir zorunluluk halini aldı.

Tasarruf etmenin en iyi yolu; bir hedef belirlemektir. İnsan beyni bir hedef belirlediği zaman motivasyonu artar. İnsan, genellikle hedef belirlemeden yaptığı tasarrufta eğer bütçesinden artarsa biriktirir.

İnsanın bir hedefi olmadığı zaman en ufak plan değişikliğinde ayırdığı tasarruftan harcama yapabilir. Tam aksine hedefiniz olduğunda örneğin bir araba alma hayaliniz varsa tasarruf ederken arabayı hayal ederiz, rengini, modelini, gezmek istediğimiz yerleri, tatilleri düşünür harcamaktan vazgeçeriz.

Hedef belirlemek insan için zor bir konu değil. Çünkü herkesin bir hayali var. Bulunduğunuz yaş grubuna göre, cinsiyetinize, medeni durumunuza göre hedefleriniz değişebilir. Üniversiteden yeni mezun bir genç yabancı dilini geliştirmek için yurt dışına gitmek ister, yeni evli bir çift ev ya da araba sahibi olmak ister.

Zor olan bu hedefe uymak. Tasarruf etmek psikolojik olarak eskisine göre daha zor. Eskiden ürün çeşidi azdı. AVM yoktu, reklamlar bu denli uyarıcı değildi, en önemlisi sosyal medya yoktu. Şimdi her yerde telefonunuza indirim mesajları geliyor, çok çeşitli ürünler ortaya çıkıyor. İnsanın kendini tutup tasarruf etmesi zorlaşıyor.

Unutmamak gerekiyor ki yaşlandıkça emeklilik dönemine yaklaşıyoruz. Yaptığımız mesleklerin çoğunda belirli bir yaştan sonra verim düşüyor. Bu nedenle su akarken testimizi doldurmamız gerekiyor.

  • Tasarruf hedefine ulaşmak için kısa ve uzun vadeli hedefler belirleyin…
  • Kısa vadeli hedefler: 2020’de 10.000 TL tasarruf edeceğim.
  • Uzun vadeli hedefler: 40 yaşıma kadar (30 yaşında biri için) bir ev sahibi olacağım.

Herkesin büyüdüğü aile yapısı, çevresi, eğitimi, değerleri farklıdır. Dolayısıyla hedeflerimiz da farklı. Başkalarının hedeflerini benimsemeyin.

Bankalar Yasal Tefeci Mi?

Teoride bankaların fon piyasasının can damarı olduğu, ülke ekonomisinin önemli bir göstergesi olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak, bugün bankacılığın sosyo-ekonomik açıdan değerlendirildiğinde çok da masum olmadığı ortadadır. Muazzam kar rakamlarının açıklandığı gelişmekte olan liberal bir ülkede alt ve orta gelir grubunun bankalara ödedikleri faiz ve borç döngüsü insafsızca ve gün geçtikçe büyümektedir. Liberalleşmenin gelir dağılımını açması ve tüketime iten unsurların zirve yaptığı toplumda asgari ücretlinin tek dayanağı ihtiyaç kredisi ve kredi kartlarıdır. Bu finansal araçlar, yanlış kullanılmakta ve sanki her şey mükemmel izlenimi yaratmaktadır. Ve fakat olmayan paranın harcanması ile borç büyümekte, vatandaş borcu borçla kapatma yoluna gitmektedir. Tabi, maaşların %4 arttığı bir ortamda bu pek mümkün olamamaktadır.

Bankalar, güven odaklı kuruluşlar oldukları ve ekonomide reel-finansal sektörlerin etkileşimini sağlama işlevleri olduğu için aslında özel sermayeli de olsa birer “kamu malı”dır. Diğer bir ifade ile kamunun yararını gözetmesi gereken kuruluşlardır. Devletin, bankaları sadece denetlemesi, düzenlemesi ve gözetmesi ülke için yeterli olmayıp sosyal yapıda meydana gelen yıpranma ve gidişatı da kontrol altına alması uzun vadede önem arz etmektedir.

Özellikle son 10 yıldır, ülkemizde bankacılık sektörü ciddi bir rekabet içerisinde. Her yıl karlarını bir önceki yıldan daha da yüksek tutmaya çalışan, pastadan daha fazla pay almaya çalışan bankaların sayısı yabancı bankaların ilgisi ile artmaktadır. Global finansal krizden sonra faizlerin düşmesi ile birlikte bankalar faiz gelirlerinden istedikleri oranda elde edemedikleri karın acısını diğer finansal hizmetlerden sağladıkları ücret, masraf ve komisyonlardan çıkarmaya çalışmaktadırlar. Tüketiciye kolaylık sağlayan finansal ürünler bir süre sonra kabusa dönüşmektedir.

Son dönemde kiralık kasa ziyaretinden tutun da ATM kullanımına kadar birçok finansal hizmette yok artık dedirten masraflar ortaya çıkmıştır. Tüketici, bankaları aldıkları her hizmetten adaletsiz oranlarda masraf alan fırsatçı bir kuruluş olarak görmektedir. Ancak maalesef tüketiciler mecburiyetten bankalardan yakasını kuramamaktadır. Bankalar, artık neredeyse şubeye girildiğinde ayak bastı parası alacakmış hissiyatı yaratmaktadır.

Hizmet karşılığından ödenen ücret, masraf ve komisyonların son derece adaletsiz ve fırsatçı bir yaklaşım sergilediğine birçok örnek olay gösterilebilir. Örneğin; bir üniversite öğrencisinin hesabında 10 TL olduğunu ve hesabının olduğu bankanın bulunduğu yerde olmaması nedeni ile ortak ATM’den nakit çekmek istediğini varsayalım. Bu durumda, banka 10 TL’nin 3’ünü kesiyor ve öğrenciye 7 TL’ye kalıyor. Bu, tüketiciye sağlanan bir kolaylıktan çok tüketicinin çaresizliğinden faydalanmaktadır. Sadece para çekme gibi bir işlemin %30 oranında bir kesintiye tabi tutulması normal değildir. Buna benzer pek çok örnek de gerek ya yazılı gerekse görsel basında yer almaktadır.

Diğer yandan kredi kartı ücreti, hesap işletim ücreti gibi ücret ve komisyonların iptali için tüketici mahkemesine başvuranların dava sonuçları çelişkilerle dolu. Hakimlerin konu ile ilgili ihtisas sahibi olmamaları, bilirkişilerin banka lehine karar almaları aynı nitelikli iki davanın farklı sonuçlanmasına sebep olmaktadır. Ayrıca, BDDK kamuoyuna yaptığı açıklamada tüketicilerin hizmet aldıkları sözleşmeleri iyi okuyup imzalamaları gerektiği, tahsil edilen ücret, masraf ve komisyonların iptalinin BDDK yetkisinde olmadığını belirtmiştir.

Özetle, tüketici kime başvuracağını şaşırmış durumda. Bankalar artık birer “yasal tefeci” algısı yaratmaktadır. Bu kar iştahının nereye gideceği merak konusu. Yapılması gereken açık: Bankacılığın otoritesi olan BDDK, tüm bankaların uygulamak zorunda olduğu ücret, masraf ve komisyon listesini tüketicinin zararına olmayacak şekilde makul düzeyde ayarlamalıdır. Yoksa BDDK’nın sahip çıkmadığı düzene mahkeme ne yapsın…

Türkiye’nin Borçlanma Yapısındaki Değişim ve Ekonomiye Etkileri

                 “Bir ulusu fethetmenin ve köleleştirmenin iki yolu vardır. Birisi Kılıçla, Diğeri Borçla…”  John Adams (1735–1826)

Tarihte, Devlet borçları hep var olmuştur. Dünyada serbest ekonomiye geçiş dönemi olarak kabul edilen 1980’lerden sonra ülkelerin borçlanma sistemlerinde de değişimler görülmüştür. Devletlerin gelirleri giderlerini karşılayamadığı durumlarda borçlanması normal bir durumdur. Ancak, borçlanma bir finans aracı haline getirildiğinde faiz sarmalı ile birlikte orta ve uzun vadede ülke ekonomisini çıkmaza sürüklemektedir. Bu noktada cevabı aranan soru şudur: Borçlanmanın kolaylaştırılması ekonomiye nasıl etki ettiğidir. Burada, kolay borçlanmadan kasıt, daha az kritere bağlı olarak borç alabilme durumudur.

Borçlanma politikaları uzun dönemde ülke ekonomisinin kaderini belirler nitelikte hayati bir konudur. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde borçlanan ister kamu ister özel sektör ve hane halkı olsun ülkede borçlanmanın artması başka bir makroekonomik sorundan çıkabilecek herhangi bir mali krizi daha da derinleştirecektir. Üretiminde artış olmayan ancak hissedilir derecede gelişen bir ülkenin söz konusu gelişmedeki kaynağı aşırı borçlanma olarak açıklanabilir. Ülkelerin borçlanma politikalarının sürdürülebilirliği, alınan borcun hangi yatırımlarda kullanıldığı ve yapılan yatırımın getirisinin borçlanmanın üzerinde olduğu durumlarda söz konusu olabilmektedir.

Dış borçlanmayı ülke içinde yerleşik kuruluş ve kişilerin, ülke dışında yerleşik kuruluş ve kişilerden kısa, orta ve uzun vadeli dış kredi sağlaması olarak tanımlamak mümkündür.[1] Gelişmekte olan ülkelerin dış borçlanmaya ihtiyaç duymalarının birçok sebebi vardır. Bunlardan öne çıkanlar şöyledir: yetersiz iç tasarruf, sanayileşme ve kalkınma çabalarının büyük miktarda finansmanı zorunlu kılması, sanayi üretiminin büyük ölçüde ara mal ithalatına dayalı olması sebebiyle dışa bağımlılık, dış ticaret ve ödemeler dengesi açıkları ve bunları finanse edecek ulusal döviz miktarının yetersiz kalması, askeri harcamaların zaman zaman büyük boyutlara ulaşması, kamu açıkları, yurtiçi finansmanın yurtdışı finansmana göre daha pahalı olması, ekonominin kısa vadeli sermaye akımlarına açık olması, vadesi gelen dış borçların yine dış borçlar ile çevrilmeye çalışılmasıdır.[2]

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde dış borçların yarattığı “dış borç yükü”, geri ödenmeleri sırasında ekonomik açıdan olumsuz yönde etki yaratmaktadır. Dış borç kullanımının gelecek dönemlerin iç tasarruflarının bugünden kullanımı anlamına gelmesi ve gelecek nesillerin vergi-borç yükünü ağırlaştıracağı beklentisi, gerek dış borç gerekse sağlanan fonların rasyonel kullanımı büyük önem arz etmektedir.[3]

Ülkemizde dış kaynak kullanımı artarak devam etmektedir. Ancak, dış borçlanma yapısında bir değişim mevcuttur. Daha önce kamu açıkları ya da kamu kesiminin tasarruf açığının kapatılması için kullanılan dış borçlar, son yıllarda yoğun bir şekilde özel sektör tasarruf açığının kapatılması için kullanılmaktadır.[4] Diğer bir ifade ile artık devlet değil özel sektör ve hanehalkı borçlanmaktadır. Bu durumda değişen sadece borçlananın hangi kesim olduğu değil, aynı zamanda borcun vadesinin kısa ve maliyetinin arttığı gerçeğidir.

Son Dönemde Borçlanma Politikasındaki Değişimler ve Ekonomiye Etkileri

Türkiye’de vergi toplayamamanın kaynak sıkıntısı, borçlanmayı vergi yerine ikame ederek çözmeye yönelmiş, başlangıçta olumlu imiş gibi görünen bu politika zaman içerisinde vergi toplama konusunda yaşanan sıkıntıları arttırmış, kamu giderleri kısılamamış ve iç borçlanma sınıra dayanmıştır. Bu durum, Türkiye’de bunalımlı bir kamu finansmanını yaratmıştır. Vergiyi, bir süre borçlanma ile ikame etmek mümkündür. Ancak, borçlanmayı bir finans yönetimi olarak kullanmak çözüm yolu değildir.[5]

Grafik 1: 1940’dan Günümüze Dış Borç Stokunun Seyri (Milyon Dolar)

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı, http://www.hazine.gov.tr/default.aspx?nsw=EilDPQez15w=-H7deC+LxBI8=&mid=120&cid=12&nm=634, (10.04.2014)

Grafik 1’de 1940 yılından günümüze kadar olan dış borç stokunun milyon dolar cinsinden seyrine yer verilmiştir. 1980’lere kadar oldukça düşük seviyelerde seyreden dış borç stokumuz tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de baş gösteren liberalleşme hareketleri ile birlikte artmaya başlamıştır. 2000’li yıllar geldiğinde ise dış borcun artış hızı yükselmiş, 2000 yılından bu yana 4 kat artmıştır. Sözkonusu artış hızının devamı halinde dış borç stoku uzun dönemde Türk ekonomisi için bir tehdit unsuru olabilir.

Grafik 2: Türkiye’nin Borçluluk Sınırına Göre Durumu (%) (1990–2013)

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı,

http://www.hazine.gov.tr/default.aspx?nsw=EilDPQez15w=H7deC+LxBI8=&mid=120&cid=12&nm=634, (10.04.2014)

Grafik 2’de ise 1990–2013 yılları arasında Türkiye’nin borçluluk sınırına yer verilmiştir. Uluslararası literatürde %50 olarak kabul edilen borçluluk oranı, 2000–2001 bankacılık krizleri ile birlikte aşılmış olup daha sonra yine bu sınırın altına gerilemiştir. Ancak 2013 yılı itibari ile %50 sınırına yaklaşan bir oran sözkonusudur.

Toplam dış borç stoku, kredi ve tahvil stoku şeklinde iki ana kalemde izlenmektedir. Kredi stoku, bir önceki dönemden devreden miktara, ilgili dönem içinde yurt dışından sağlanan kredilerin eklenmesi ve dönem içinde gerçekleştirilen anapara ödemelerinin düşülmesi ile hesaplanmaktadır. Tahvil stoku ise, bir önceki dönemden devreden tahvil toplamına ilgili dönem sonuna kadar gerçekleştirilmiş olan tahvil ihraçlarının eklenmesi ve ilgili tarihe kadar gerçekleştirilmiş olan anapara ödemelerinin düşülmesi ile hesaplanmaktadır.[6]

Grafik 3: 1990’dan Günümüze Kamu- Özel Dış Borç Stoku Dağılımı (Milyon Dolar)

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı, http://www.hazine.gov.tr/default.aspx?nsw=EilDPQez15w=-H7deC+LxBI8=&mid=120&cid=12&nm=634, (10.04.2014)

Grafik 3’te 1990 yılından günümüze dış borç stokunun özel-kamu ayrımında dağılımına yer verilmiştir. Grafikte de görüldüğü gibi, Türkiye’nin dış borç stokunu oluşturan özel sektör borçlanması yıllar itibari ile ciddi bir artış göstermiştir. 2013 yılına bakıldığında toplam dış borcun yaklaşık üçte ikisinin özel sektöre ait borçlar olduğu görülmektedir. Diğer bir ifade ile, özel sektör borçlandırılmakta, kamunun toplam dış borç içerisindeki payı azaltılmaktadır.

Grafik 4: Yurt Dışı Piyasalarda İhraç Edilen Tahvil Tutarı (Milyon Dolar)

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı, http://www.hazine.gov.tr/default.aspx?nsw=EilDPQez15w=-H7deC+LxBI8=&mid=120&cid=12&nm=634, (10.04.2014)

Grafik 4’te ise yurtdışı piyasalarda ihraç edilen tahvilin milyon dolar cinsinden tutarına yer verilmiştir. Grafik 2’te yer alan toplam dış borç stokundaki durum burada da görülmektedir. 2010 yılına kadar özel sektörün payının bulunmadığı yurtdışı tahvil ihracında 2010 yılından sonra özel sektörün payı giderek artmıştır. Yine de, tahvilde en yüksek pay halen kamudadır.

Sonuç

Küreselleşme ile birlikte ülkelerin daha fazla kaynak ihtiyacı, borçlanmayı kaçınılmaz kılmıştır. 1980’li yıllar ile birlikte yoğunlaşan liberalleşme hareketleri sermayenin önemini arttırmış, uluslar arası sermaye arayışı hız kazanmıştır. Özellikle sermayeye ulaşmada zorluk çeken gelişmekte olan ülkeler, bu süreçte borçlanma kıskancında kalmışlardır. Borçlanmayı bir finansman yöntemi olarak kullanmak durumunda kalan gelişmekte olan ülkeler, zaman ilerledikçe bu durumun bağlayıcı etkilerini yaşamaktadırlar.

Bir ekonomi iki yolla toplam talebi arttırabilmektedir. Biri toplam gelirin artması diğeri ise borçlanmanın artmasıdır. Türkiye, son dönemde borçlanmayı arttırarak toplam talebi arttırma yoluna gitmiştir. Kısa vadede olumlu imiş gibi görünen bu politikalar, ülkemizi ve hanehalkını krizlere karşı hassas hale getirmektedir. Gerçekte toplam gelirin artmadığı sanal bir büyüme olan borçlanarak büyüme yöntemi uzun vadede sürdürülebilir değildir.

Türkiye’nin borç sarmalından çıkabilmesi için kendi tasarruf ve kaynaklarını doğru politikalar ile kullanması gerekmektedir. Ülkemizde uygulanan politikalar borçluluğu arttırmaktadır. Türk ekonomisi, katma değeri düşük, yetersiz üretim ile kaynaklarını verimsiz kullanmakla birlikte mevcut üretim ile de tasarruf edememektedir. Uzun vadede ekonomik istikrarın sağlanması için katma değeri yüksek yatırımların yapılması, alınan borçların verimli alanlarda kullanılması ülkemizin faydasına olacaktır. Bir diğer nokta ise, borçlanma piyasasındaki uzun vadeli ve düşük faizli finansman kaynaklarını devletin kullanması sebebi ile özel sektöre daha kısa vadeli ve yüksek faizli finansman kaynakları bırakılmaktadır. Bu durumda özel sektörün yatırım maliyetinin artması sebebi ile istihdam yaratmada sıkıntılar yaşanmaktadır.

 

[1] Ahmet Turan Adıyaman, Dış Borçlarımız ve Ekonomik Etkileri, Sayıştay Dergisi, Sayı:62, 2006, s.22.

[2] Gülden Ülgen, “Türkiye’de Dış Borcun Sürdürülebilirliği” Marmara Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, Cilt XX, Sayı:1, 2005, s.21.

[3] Abdurrahman Akdoğan, Kamu Maliyesi, Gazi Kitabevi, 9. Baskı, Ankara, 2003, s.426.

[4] Binhan Elif Yılmaz, Türkiye’nin Değişmeyen Kaderi: Borç Çıkmazı, Derin Yayınları, İstanbul, 2008, s.240.

[5] Mahfi Eğilmez, Hazine, Remzi Kitabevi, 10. Basım, İstanbul, 2012, ss.94-95.

[6] Binhan Elif Yılmaz, a.g.e., s.242.

Türkiye Kalkınıyor mu?

                                   

“İnsanlar yalnızca gayri safi milli hasıla ile yaşayamaz.”

Paul A. Samuel

 

Liberal ekonomi anlayışının genel kabul görmüş göstergesi olan Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) ülkeleri kalkınıyormuş gibi gösteren bir kalıp. Oysa bir ekonominin büyümesi ile kalkınması aynı durumu ifade etmiyor.  Büyüme, bir yıl içerisinde ülkede üretilen mal ve hizmetlerin toplamında meydana gelen artış iken; kalkınma, içerisinde büyümenin de olduğu daha kapsamlı bir ifadedir. Kalkınma, sadece maddi değerler ile ölçülebilecek bir durum değildir. Yapılan yatırımlar ve üretilen ürünlerin yanında insana yapılan hizmetler de kalkınmada birer faktördür. Elbette bu hizmetler fon kaynağı olmadan sağlanamaz. Ancak, insana yapılan yatırımın doğru nitelikte ve zamanında yapılması da kalkınmayı etkilemektedir. Kalkınma, toplumda sağlanan eğitim-kültür düzeyinin artması, bireylerin barınma ve sosyal güvenlik hizmetlerinin sağlanması, gelir adaletsizliğinin önüne geçilmesi ve demokrasiyi içinde barındıran bir olgudur.[1]

 

[1] Esfender Korkmaz, “Küresel Süreçte Ulusal Kalkınma”, Himalaya Yayınları, İstanbul, 2013, ss.15-16.

 

Büyüme, insanını yıpratarak, çevreye zarar vererek, yasaları yok sayarak, eğitimde kaliteyi düşürerek, altyapısız sadece büyüyebilmek için gerçekleşiyor ise bu büyümeden ülke uzun vadede zararlı çıkacaktır. Ayrıca, bu ülkenin hem insan kaynağı hem de değerleri rakamsal anlamda büyüyebilmek için kısa vadede yıpratılacak, tüketilecektir. Böyle bir durumda, ülkenin büyümesinin sürdürülebilirliği de düşünülemez.

 

Ekonomide “kişi başına düşen GSMH”, diye bir ifade vardır. Bu ifade, gelir adaletsizliğini yok sayan, kapitalist sistemin süsleyip önümüze kalıplar ile sunduğu ve kabul ettirdiği yaklaşımdan başka bir şey değildir. Bir yıl içerisinde üretilen mal ve hizmetlerin toplamının nüfusa bölünmesi ile ifade edilen bu sözde refah göstergesi, özellikle devletin sosyal görevlerini yerine getirmede yetersiz kaldığı gelişmekte olan ülkelerde kendisini bireylere daha da sahte göstermektedir.

 

Kapitalist sistemde GSMH’nın artması, aslında şunu işaret etmektedir; sermayedar kova ile kazanıyorsa istihdam imkanı verdiği işçiler kaşıkla nasipleniyor. İşte bu noktada, ihtiyaç duyulan en önemli şey, devletin sosyal görevlerini yerine getirmesidir. Hem gelir adaletsizliği hem de yaşamın herkese eşit derecede pahalıya mal olması toplumsal yaraları açmakta ve bireyleri, ülkeyi dönülmez bir yola sokmaktadır.

 

Peki Türkiye büyüyor mu kalkınıyor mu? Politikacılara bakarsak, “kalkınıyoruz”, yollarımız yapılıyor, hastane sayısı artıyor, üniversite sayısı ve okullaşma artıyor, kişi başına düşen GSMH artıyor…Bu ifadeler ne kadar gerçekçi? Elbette matematik yanılmaz, verilere bakarak Türkiye’nin kalkınıp kalkınmadığını anlamak mümkün…

 

Türkiye, 2013 yılında Birleşmiş Milletler’in yayınladığı İnsani Gelişmişlik Endeksi’ne göre, 187 ülke içerisinde 90. sırada. Söz konusu endeks, hem yoksulluk hem de eşitsizlik kriterlerini içeriyor. Türkiye’yi, Sri Lanka, Cezayir, Tunus gibi ülkeler takip ediyor. Almanya’nın yayınladığı Dünya Demokrasi Endeksi’ne göre ise Türkiye, 2013 yılında OECD ve AB üyesi 41 ülke içerisinde politika ve demokrasi kalitesinde önemli açıkları olan bir ülke olarak tanımlanmıştır. Ülkemiz, maalesef bu endekste sonuncu sırada yer almıştır.

 

Ülkemiz insanını doğrudan etkileyen unsurlara dair Türkiye İstatistik Kurumu’nun yayınladığı verilerden dikkat çeken bazıları ise şöyle;

 

  1. İşsizlik Oranı  %10,2
  2. Genç İşsizlik Oranı %20
  3. Çalışma hayatında kadınların oranı %27
  4. GSMH içerisinde Eğitim Harcamalarının Oranı %3
  5. GSMH içerisinde Sağlık Harcamalarının Oranı %5,4
  6. GSMH içerisinde Ar-Ge Harcamalarının Oranı %0,98
  7. Nüfusun %59’u mutlu,
  8. Mutlu olan bireylerin %73’ünün mutluluk kaynağı, aile
  9. Yılda ortalama 600 bin evlilik gerçekleşiyor.
  10. Yılda ortalama 125 bin boşanma gerçekleşiyor.
  11. Her ay ortalama 100 bin konut satılıyor.
  12. Konutu olmayanların gelirinin ortalama %27’si kira giderine gidiyor.

Türkiye’nin dünyada en büyük 18. ekonomi olmasına karşın, insani gelişmişlik ve demokrasi kalitesi gibi finansal olmayan göstergelerde oldukça geride olması kalkınamadığını göstermektedir. Diğer yandan, eğitime ve araştırmaya harcanan bütçenin çok düşük olması insana olan yatırımın ne derece düşük olduğunu göstermektedir. Sosyo-ekonomik yapının hızlı bir değişim gösterdiği, çarpık kentleşmeden iş güvenliği sorunlarına kadar birçok toplumsal ve ekonomik endişenin giderek yayıldığı ortadadır. Diğer yandan toplumun kutuplaştırıldığı, ayrıştığı göz önüne alındığında bu durumun gelecekte milletimizi zora sokabilecek bir tehlike olduğu görülmektedir.

 

Gelişmiş ülkelerde uygulanan iktisadi sistem de kapitalizmdir. Ancak, bu ülkelerde devletin vatandaşına sahip çıktığı, demokraside ilerledikleri ortadadır. Oysa ülkemizde devlet, yasalar çerçevesinde eşit şartlar altında imkan sunan bir otorite olmaktan çok yakın duranın ısındığı, yaklaşamayanın üşüdüğü bir otorite halini almıştır. Bu durumu düzeltecek olan yine de devlettir. Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi, “Devlet gelir dağılımını belirlemedeki en önemli yapıdır. Eğer gelir dağılımı halka eşit yapılmazsa hiyerarşik bir yapı halkın arasında her zaman görünecektir…”

 

 

Yatırımcıların Kararlarında Ekonomik Olmayan Faktörlerin Etkisi

Yatırımcıların finansal kararlarında etkili olan denklem, risk-getiri ikilisinin doğru orantılı olmasına dayanmaktadır. Yatırımcı, karar alırken öyle bir psikoloji içerisine girer ki, bilinen tüm portföy teorileri, makro- mikro göstergeler, temel-teknik analizler anlamını yitirir. Finansal olaylardaki karmaşıklık, iç içe geçen sebep-sonuç ilişkileri yatırımcıların rasyonaliteden uzaklaşmasına sebep olmaktadır. Hal böyle olunca yatırımcı bir süre sonra rakamlardan, göstergelerden uzaklaşıp kendini piyasa uzmanının ya da “tüyo” verilebilecek bir tanıdığın ellerine bırakıverir. Şüphesiz ki yatırımcılar karar verirken çevresel faktörlerden oldukça fazla etkileniyor. Öyle ki, yapılan çalışmalarda yatırımcıların çevresel faktörleri dikkate aldıklarında yanlış veya çelişkili karar verdikleri görülmüş bir durumdur.

Beklenti teorisinin mimarları olan Kahneman ve Tversky insandaki davranış kalıplarını iki yetersizliğe bağlıyor. İlki, duyguların akılcı karar almaya engel olması, ikincisi ise; insanların ne ile karşı karşıya olduklarını tam olarak bilememesi ve karar vermede güçlük çekmeleri. İktisadi modelde yatırımcıların tercihleri matematiksel doğrular üzerine oturtulmuştur. Oysa pratikte yatırımcının kararlarını etkileyen ekonomik olmayan durumlar sürekli bir değişim içerisindedir. Rasyonel olmayan davranış kalıpları piyasalar üzerinde önemli sayılabilecek durumdadır. Bunun nedenlerini yatırımcının kendine olan aşırı güveni, geçmiş yatırım deneyimlerine olan eğilim, pişmanlıktan kaçınma, inançta ısrar etme, dayak noktası belirleme gibi birçok psikolojik etken olarak gösterebiliriz.

Yatırımcıların ekonomik olmayan davranış özellikleri birtakım davranış tiplerine dönüşebilmektedir. Bunlardan biri de sürü davranışıdır. Yatırımcıların kendi edindikleri bilgiler yerine başkalarından duydukları bilgilere göre davranmalarına davranışsal finansta “Sürü Davranışı” denilmektedir. Bu davranış tipi, finansal piyasalar tarafından istenmeyen bir durumdur. Çünkü, özelikle kriz dönemlerinde kaos ve söylenti ortamının yaratılmasında sürü davranışının olumsuz etkileri görülmektedir. Sürü davranış kalıbı, taklit davranışlar olarak da anılmaktadır.

Sürü davranışı bir anlamda, insan psikolojisinin temelinde yatan “kalabalığın yaptığının doğru olduğunun kabul edilmesi” durumudur. Ancak, bazı yapılan araştırmalar özellikle sermaye piyasalarında kalabalığın yaptığı davranışın tam tersinin yapılması durumunda daha karlı olunacağını ortaya koymaktadır. Bu anlamda karşımıza şu soru çıkmaktadır: “Yatırım yaparken sürüyü takip etmeli miyim etmemeliyim?” Bu sorunun cevabını vermek oldukça zor. Çünkü her iki yolun da %100 doğru bir cevabı yok. Bilinen şu ki, kalabalık her zaman doğruyu göstermez, hatta finansal piyasalarda genellikle yanlışı gösterir. Çünkü piyasalar globaldir ve piyasaları yöneten görünmeyen güçler vardır.

Sosyal Medya ve İtibar Riski

2-3 Aralık 2013 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen 2. Operasyonel Risk Konferansına katılma fırsatı buldum. Doç. Dr. Coşkun Küçüközmen koordinatörlüğünde Operasyonel Risk Enstitüsü tarafından gerçekleştirilen organizasyonda operasyonel riskin işletmeler için zannedilenden çok daha büyük bir risk olduğu birçok yönü ile vurgulandı. Özellikle finansal piyasalarda “güven” ortamının her şey olduğu düşünülürse gerçekleşebilecek operasyonel bir hatanın domino etkisi ile işletmenin tamamına, riskin büyüklüğüne göre sektöre hatta ekonomiye bile yayılabileceği unutulmamalıdır. Sadece doğa olayları ve beşeri hatalardan kaynaklanmıyor operasyonel risk. Siyah kuğu diye tabir edilen beklenilmeyen herhangi bir riskin gerçekleşmesi de bu kapsama gidiyor. O nedenle operasyonel riskin önlenmesinde “olasılıksız” diye bir şey olmadığının kabl edilmesi gerekiyor.

Konferansın ana başlığında operasyonel risk olsa da oldukça kapsamlı ve riskin her açıdan ele alındığı bir özelliğe sahipti. Bu nedenle, önümüzdeki yıllarda gerçekleşecek konferanslara katılımı önemle tavsiye ediyorum. Konferansta dikkat çeken konulardan biri Doç. Dr. Kaan Evren Bolgün’ün anlattığı işletmelerin maruz kalabileceği “sosyal medya riski” idi. Son zamanlarda bankaların sosyal medyayı kullanarak müşteriye ulaşma isteği bir takım riskler doğuruyor. Burada akla gelen soru şudur: “Müşteriler gerçekten bankaları ile “arkadaş” olmak istiyor mu?” Sosyal medyayı kullanmaya karar veren işletmeler, müşterinin şikayet ve önerilerine hızlı cevap vermek durumundalar. Görüş ve önerilerin daha hızlı alınması, şikâyetlerin çok daha kısa sürelerde yanıtlanması, kampanyaların yerelleştirilmesi, markaya olan sadakatin güçlendirilmesi gibi çok sayıda hedef, sosyal medya ile birleşince “Sosyal Bankacılık” kavramı ortaya çıkıyor. Aksi takdirde, sosyal medya işletmeler için bir yarar olmaktan çok zarara dönüşebilir. Sosyal medya, işletmelerin karşı karşıya kaldığı riski arttırmaktadır. Sosyal medya için işletmelerde tamamen bağımsız, yeni bir birim kurulması ve bu operasyonu yürütecek kişilerin istihdam edilmesi bu riskin yönetilmesinde etkinlik sağlayabilir.

Operasyonel riskin yönetilmesinde karşımıza çıkan diğer risk türü olan “itibar riski”, Gazeteci, yazar Dr. Şeref Oğuz’un etkileyici sunumu ile konferansta geniş yer buldu. Oğuz’a göre; itibarın iki bileşkesi var. Bunlar; beğenilirlik ve bilinirlik. Bir işletmeden beklenen, yaptığı işi en iyi yapabiliyor olmasıdır. Beklenti, sürdürülebilir itibarın en güzel ölçütüdür. Birine 3 şey vaat edin 4 verin sizden iyisi yoktur, ancak 10 vaat edip 8 verirseniz sizden kötüsü olmaz diyerek insanın beklenti algısını çok güzel örnekliyor Şeref Oğuz ve şöyle devam ediyor: “İtibar, kırıldıktan sonra hep kusurlu kalan, para ile çok yakından ilişkisi olan bir değerdir. İtibarı yönetmekten daha önemli bir iş yoktur. Araştırmalara göre, itibarı iyi yönetebilen bir işletme, 7 kat daha yüksek fiyatla satış yapabiliyor, 5 kat daha az stok tutuyor ve 1,5 kat daha kolay affedilebiliyor.” İtibarı toplumsal açıdan ele alan Oğuz’a göre, itibar açlığı çeken bir ülkede fiyatlar oldukça yüksektir. Örneğin 20 TL olan bir balığı, sırf boğaz manzarası var diye çok yüksek bir ücret ödeyerek yemek o toplumun itibar açlığı çektiğini, para ile itibar kazanmak istediğini gösterir. Bir şeye sahip olmadan önce ona verdiğimiz değer 5 birim ise, o şeye sahip olduktan sonra 3 birim, o şeyi kaybettikten sonra ise 9 birim olur. İşte, bu nedenle itibar oldukça önemlidir. İşletmelerin itibar krizi ile başa çıkabilmeleri için en önemli tavsiye krizle karşılaştıklarında yok saymamalarıdır. İşletmeler, itibar krizi ile karşılaşınca ilk önce yok sayıyorlar, sonra alay ediyorlar sonra ise tehdit ediyorlar. Bu davranışlar, oldukça tehlikeli sonuçlar doğurabiliyor. Krizleri engellemenin imkanı yok ancak krizin maliyetini düşürmek mümkün. Bunun için işletmelerin işin farkında olması, kabullenmesi ve krizde ilk 24 saati iyi yönetmesi gerekmektedir. Kriz iletişimi, itibarın yönetilmesindeki en önemli anahtardır…