Bankalar Yasal Tefeci Mi?

Teoride bankaların fon piyasasının can damarı olduğu, ülke ekonomisinin önemli bir göstergesi olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak, bugün bankacılığın sosyo-ekonomik açıdan değerlendirildiğinde çok da masum olmadığı ortadadır. Muazzam kar rakamlarının açıklandığı gelişmekte olan liberal bir ülkede alt ve orta gelir grubunun bankalara ödedikleri faiz ve borç döngüsü insafsızca ve gün geçtikçe büyümektedir. Liberalleşmenin gelir dağılımını açması ve tüketime iten unsurların zirve yaptığı toplumda asgari ücretlinin tek dayanağı ihtiyaç kredisi ve kredi kartlarıdır. Bu finansal araçlar, yanlış kullanılmakta ve sanki her şey mükemmel izlenimi yaratmaktadır. Ve fakat olmayan paranın harcanması ile borç büyümekte, vatandaş borcu borçla kapatma yoluna gitmektedir. Tabi, maaşların %4 arttığı bir ortamda bu pek mümkün olamamaktadır.

Bankalar, güven odaklı kuruluşlar oldukları ve ekonomide reel-finansal sektörlerin etkileşimini sağlama işlevleri olduğu için aslında özel sermayeli de olsa birer “kamu malı”dır. Diğer bir ifade ile kamunun yararını gözetmesi gereken kuruluşlardır. Devletin, bankaları sadece denetlemesi, düzenlemesi ve gözetmesi ülke için yeterli olmayıp sosyal yapıda meydana gelen yıpranma ve gidişatı da kontrol altına alması uzun vadede önem arz etmektedir.

Özellikle son 10 yıldır, ülkemizde bankacılık sektörü ciddi bir rekabet içerisinde. Her yıl karlarını bir önceki yıldan daha da yüksek tutmaya çalışan, pastadan daha fazla pay almaya çalışan bankaların sayısı yabancı bankaların ilgisi ile artmaktadır. Global finansal krizden sonra faizlerin düşmesi ile birlikte bankalar faiz gelirlerinden istedikleri oranda elde edemedikleri karın acısını diğer finansal hizmetlerden sağladıkları ücret, masraf ve komisyonlardan çıkarmaya çalışmaktadırlar. Tüketiciye kolaylık sağlayan finansal ürünler bir süre sonra kabusa dönüşmektedir.

Son dönemde kiralık kasa ziyaretinden tutun da ATM kullanımına kadar birçok finansal hizmette yok artık dedirten masraflar ortaya çıkmıştır. Tüketici, bankaları aldıkları her hizmetten adaletsiz oranlarda masraf alan fırsatçı bir kuruluş olarak görmektedir. Ancak maalesef tüketiciler mecburiyetten bankalardan yakasını kuramamaktadır. Bankalar, artık neredeyse şubeye girildiğinde ayak bastı parası alacakmış hissiyatı yaratmaktadır.

Hizmet karşılığından ödenen ücret, masraf ve komisyonların son derece adaletsiz ve fırsatçı bir yaklaşım sergilediğine birçok örnek olay gösterilebilir. Örneğin; bir üniversite öğrencisinin hesabında 10 TL olduğunu ve hesabının olduğu bankanın bulunduğu yerde olmaması nedeni ile ortak ATM’den nakit çekmek istediğini varsayalım. Bu durumda, banka 10 TL’nin 3’ünü kesiyor ve öğrenciye 7 TL’ye kalıyor. Bu, tüketiciye sağlanan bir kolaylıktan çok tüketicinin çaresizliğinden faydalanmaktadır. Sadece para çekme gibi bir işlemin %30 oranında bir kesintiye tabi tutulması normal değildir. Buna benzer pek çok örnek de gerek ya yazılı gerekse görsel basında yer almaktadır.

Diğer yandan kredi kartı ücreti, hesap işletim ücreti gibi ücret ve komisyonların iptali için tüketici mahkemesine başvuranların dava sonuçları çelişkilerle dolu. Hakimlerin konu ile ilgili ihtisas sahibi olmamaları, bilirkişilerin banka lehine karar almaları aynı nitelikli iki davanın farklı sonuçlanmasına sebep olmaktadır. Ayrıca, BDDK kamuoyuna yaptığı açıklamada tüketicilerin hizmet aldıkları sözleşmeleri iyi okuyup imzalamaları gerektiği, tahsil edilen ücret, masraf ve komisyonların iptalinin BDDK yetkisinde olmadığını belirtmiştir.

Özetle, tüketici kime başvuracağını şaşırmış durumda. Bankalar artık birer “yasal tefeci” algısı yaratmaktadır. Bu kar iştahının nereye gideceği merak konusu. Yapılması gereken açık: Bankacılığın otoritesi olan BDDK, tüm bankaların uygulamak zorunda olduğu ücret, masraf ve komisyon listesini tüketicinin zararına olmayacak şekilde makul düzeyde ayarlamalıdır. Yoksa BDDK’nın sahip çıkmadığı düzene mahkeme ne yapsın…

turkiye-son-10-yilda-borclanma-rekoru-kirdi_1030850_720_400

Türkiye’nin Borçlanma Yapısındaki Değişim ve Ekonomiye Etkileri

                 “Bir ulusu fethetmenin ve köleleştirmenin iki yolu vardır. Birisi Kılıçla, Diğeri Borçla…”  John Adams (1735–1826)

Tarihte, Devlet borçları hep var olmuştur. Dünyada serbest ekonomiye geçiş dönemi olarak kabul edilen 1980’lerden sonra ülkelerin borçlanma sistemlerinde de değişimler görülmüştür. Devletlerin gelirleri giderlerini karşılayamadığı durumlarda borçlanması normal bir durumdur. Ancak, borçlanma bir finans aracı haline getirildiğinde faiz sarmalı ile birlikte orta ve uzun vadede ülke ekonomisini çıkmaza sürüklemektedir. Bu noktada cevabı aranan soru şudur: Borçlanmanın kolaylaştırılması ekonomiye nasıl etki ettiğidir. Burada, kolay borçlanmadan kasıt, daha az kritere bağlı olarak borç alabilme durumudur.

Borçlanma politikaları uzun dönemde ülke ekonomisinin kaderini belirler nitelikte hayati bir konudur. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde borçlanan ister kamu ister özel sektör ve hane halkı olsun ülkede borçlanmanın artması başka bir makroekonomik sorundan çıkabilecek herhangi bir mali krizi daha da derinleştirecektir. Üretiminde artış olmayan ancak hissedilir derecede gelişen bir ülkenin söz konusu gelişmedeki kaynağı aşırı borçlanma olarak açıklanabilir. Ülkelerin borçlanma politikalarının sürdürülebilirliği, alınan borcun hangi yatırımlarda kullanıldığı ve yapılan yatırımın getirisinin borçlanmanın üzerinde olduğu durumlarda söz konusu olabilmektedir.

Dış borçlanmayı ülke içinde yerleşik kuruluş ve kişilerin, ülke dışında yerleşik kuruluş ve kişilerden kısa, orta ve uzun vadeli dış kredi sağlaması olarak tanımlamak mümkündür.[1] Gelişmekte olan ülkelerin dış borçlanmaya ihtiyaç duymalarının birçok sebebi vardır. Bunlardan öne çıkanlar şöyledir: yetersiz iç tasarruf, sanayileşme ve kalkınma çabalarının büyük miktarda finansmanı zorunlu kılması, sanayi üretiminin büyük ölçüde ara mal ithalatına dayalı olması sebebiyle dışa bağımlılık, dış ticaret ve ödemeler dengesi açıkları ve bunları finanse edecek ulusal döviz miktarının yetersiz kalması, askeri harcamaların zaman zaman büyük boyutlara ulaşması, kamu açıkları, yurtiçi finansmanın yurtdışı finansmana göre daha pahalı olması, ekonominin kısa vadeli sermaye akımlarına açık olması, vadesi gelen dış borçların yine dış borçlar ile çevrilmeye çalışılmasıdır.[2]

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde dış borçların yarattığı “dış borç yükü”, geri ödenmeleri sırasında ekonomik açıdan olumsuz yönde etki yaratmaktadır. Dış borç kullanımının gelecek dönemlerin iç tasarruflarının bugünden kullanımı anlamına gelmesi ve gelecek nesillerin vergi-borç yükünü ağırlaştıracağı beklentisi, gerek dış borç gerekse sağlanan fonların rasyonel kullanımı büyük önem arz etmektedir.[3]

Ülkemizde dış kaynak kullanımı artarak devam etmektedir. Ancak, dış borçlanma yapısında bir değişim mevcuttur. Daha önce kamu açıkları ya da kamu kesiminin tasarruf açığının kapatılması için kullanılan dış borçlar, son yıllarda yoğun bir şekilde özel sektör tasarruf açığının kapatılması için kullanılmaktadır.[4] Diğer bir ifade ile artık devlet değil özel sektör ve hanehalkı borçlanmaktadır. Bu durumda değişen sadece borçlananın hangi kesim olduğu değil, aynı zamanda borcun vadesinin kısa ve maliyetinin arttığı gerçeğidir.

Son Dönemde Borçlanma Politikasındaki Değişimler ve Ekonomiye Etkileri

Türkiye’de vergi toplayamamanın kaynak sıkıntısı, borçlanmayı vergi yerine ikame ederek çözmeye yönelmiş, başlangıçta olumlu imiş gibi görünen bu politika zaman içerisinde vergi toplama konusunda yaşanan sıkıntıları arttırmış, kamu giderleri kısılamamış ve iç borçlanma sınıra dayanmıştır. Bu durum, Türkiye’de bunalımlı bir kamu finansmanını yaratmıştır. Vergiyi, bir süre borçlanma ile ikame etmek mümkündür. Ancak, borçlanmayı bir finans yönetimi olarak kullanmak çözüm yolu değildir.[5]

Grafik 1: 1940’dan Günümüze Dış Borç Stokunun Seyri (Milyon Dolar)

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı, http://www.hazine.gov.tr/default.aspx?nsw=EilDPQez15w=-H7deC+LxBI8=&mid=120&cid=12&nm=634, (10.04.2014)

Grafik 1’de 1940 yılından günümüze kadar olan dış borç stokunun milyon dolar cinsinden seyrine yer verilmiştir. 1980’lere kadar oldukça düşük seviyelerde seyreden dış borç stokumuz tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de baş gösteren liberalleşme hareketleri ile birlikte artmaya başlamıştır. 2000’li yıllar geldiğinde ise dış borcun artış hızı yükselmiş, 2000 yılından bu yana 4 kat artmıştır. Sözkonusu artış hızının devamı halinde dış borç stoku uzun dönemde Türk ekonomisi için bir tehdit unsuru olabilir.

Grafik 2: Türkiye’nin Borçluluk Sınırına Göre Durumu (%) (1990–2013)

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı,

http://www.hazine.gov.tr/default.aspx?nsw=EilDPQez15w=H7deC+LxBI8=&mid=120&cid=12&nm=634, (10.04.2014)

Grafik 2’de ise 1990–2013 yılları arasında Türkiye’nin borçluluk sınırına yer verilmiştir. Uluslararası literatürde %50 olarak kabul edilen borçluluk oranı, 2000–2001 bankacılık krizleri ile birlikte aşılmış olup daha sonra yine bu sınırın altına gerilemiştir. Ancak 2013 yılı itibari ile %50 sınırına yaklaşan bir oran sözkonusudur.

Toplam dış borç stoku, kredi ve tahvil stoku şeklinde iki ana kalemde izlenmektedir. Kredi stoku, bir önceki dönemden devreden miktara, ilgili dönem içinde yurt dışından sağlanan kredilerin eklenmesi ve dönem içinde gerçekleştirilen anapara ödemelerinin düşülmesi ile hesaplanmaktadır. Tahvil stoku ise, bir önceki dönemden devreden tahvil toplamına ilgili dönem sonuna kadar gerçekleştirilmiş olan tahvil ihraçlarının eklenmesi ve ilgili tarihe kadar gerçekleştirilmiş olan anapara ödemelerinin düşülmesi ile hesaplanmaktadır.[6]

Grafik 3: 1990’dan Günümüze Kamu- Özel Dış Borç Stoku Dağılımı (Milyon Dolar)

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı, http://www.hazine.gov.tr/default.aspx?nsw=EilDPQez15w=-H7deC+LxBI8=&mid=120&cid=12&nm=634, (10.04.2014)

Grafik 3’te 1990 yılından günümüze dış borç stokunun özel-kamu ayrımında dağılımına yer verilmiştir. Grafikte de görüldüğü gibi, Türkiye’nin dış borç stokunu oluşturan özel sektör borçlanması yıllar itibari ile ciddi bir artış göstermiştir. 2013 yılına bakıldığında toplam dış borcun yaklaşık üçte ikisinin özel sektöre ait borçlar olduğu görülmektedir. Diğer bir ifade ile, özel sektör borçlandırılmakta, kamunun toplam dış borç içerisindeki payı azaltılmaktadır.

Grafik 4: Yurt Dışı Piyasalarda İhraç Edilen Tahvil Tutarı (Milyon Dolar)

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı, http://www.hazine.gov.tr/default.aspx?nsw=EilDPQez15w=-H7deC+LxBI8=&mid=120&cid=12&nm=634, (10.04.2014)

Grafik 4’te ise yurtdışı piyasalarda ihraç edilen tahvilin milyon dolar cinsinden tutarına yer verilmiştir. Grafik 2’te yer alan toplam dış borç stokundaki durum burada da görülmektedir. 2010 yılına kadar özel sektörün payının bulunmadığı yurtdışı tahvil ihracında 2010 yılından sonra özel sektörün payı giderek artmıştır. Yine de, tahvilde en yüksek pay halen kamudadır.

Sonuç

Küreselleşme ile birlikte ülkelerin daha fazla kaynak ihtiyacı, borçlanmayı kaçınılmaz kılmıştır. 1980’li yıllar ile birlikte yoğunlaşan liberalleşme hareketleri sermayenin önemini arttırmış, uluslar arası sermaye arayışı hız kazanmıştır. Özellikle sermayeye ulaşmada zorluk çeken gelişmekte olan ülkeler, bu süreçte borçlanma kıskancında kalmışlardır. Borçlanmayı bir finansman yöntemi olarak kullanmak durumunda kalan gelişmekte olan ülkeler, zaman ilerledikçe bu durumun bağlayıcı etkilerini yaşamaktadırlar.

Bir ekonomi iki yolla toplam talebi arttırabilmektedir. Biri toplam gelirin artması diğeri ise borçlanmanın artmasıdır. Türkiye, son dönemde borçlanmayı arttırarak toplam talebi arttırma yoluna gitmiştir. Kısa vadede olumlu imiş gibi görünen bu politikalar, ülkemizi ve hanehalkını krizlere karşı hassas hale getirmektedir. Gerçekte toplam gelirin artmadığı sanal bir büyüme olan borçlanarak büyüme yöntemi uzun vadede sürdürülebilir değildir.

Türkiye’nin borç sarmalından çıkabilmesi için kendi tasarruf ve kaynaklarını doğru politikalar ile kullanması gerekmektedir. Ülkemizde uygulanan politikalar borçluluğu arttırmaktadır. Türk ekonomisi, katma değeri düşük, yetersiz üretim ile kaynaklarını verimsiz kullanmakla birlikte mevcut üretim ile de tasarruf edememektedir. Uzun vadede ekonomik istikrarın sağlanması için katma değeri yüksek yatırımların yapılması, alınan borçların verimli alanlarda kullanılması ülkemizin faydasına olacaktır. Bir diğer nokta ise, borçlanma piyasasındaki uzun vadeli ve düşük faizli finansman kaynaklarını devletin kullanması sebebi ile özel sektöre daha kısa vadeli ve yüksek faizli finansman kaynakları bırakılmaktadır. Bu durumda özel sektörün yatırım maliyetinin artması sebebi ile istihdam yaratmada sıkıntılar yaşanmaktadır.

 

[1] Ahmet Turan Adıyaman, Dış Borçlarımız ve Ekonomik Etkileri, Sayıştay Dergisi, Sayı:62, 2006, s.22.

[2] Gülden Ülgen, “Türkiye’de Dış Borcun Sürdürülebilirliği” Marmara Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, Cilt XX, Sayı:1, 2005, s.21.

[3] Abdurrahman Akdoğan, Kamu Maliyesi, Gazi Kitabevi, 9. Baskı, Ankara, 2003, s.426.

[4] Binhan Elif Yılmaz, Türkiye’nin Değişmeyen Kaderi: Borç Çıkmazı, Derin Yayınları, İstanbul, 2008, s.240.

[5] Mahfi Eğilmez, Hazine, Remzi Kitabevi, 10. Basım, İstanbul, 2012, ss.94-95.

[6] Binhan Elif Yılmaz, a.g.e., s.242.

Türkiye Kalkınıyor mu?

                                   

“İnsanlar yalnızca gayri safi milli hasıla ile yaşayamaz.”

Paul A. Samuel

 

Liberal ekonomi anlayışının genel kabul görmüş göstergesi olan Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) ülkeleri kalkınıyormuş gibi gösteren bir kalıp. Oysa bir ekonominin büyümesi ile kalkınması aynı durumu ifade etmiyor.  Büyüme, bir yıl içerisinde ülkede üretilen mal ve hizmetlerin toplamında meydana gelen artış iken; kalkınma, içerisinde büyümenin de olduğu daha kapsamlı bir ifadedir. Kalkınma, sadece maddi değerler ile ölçülebilecek bir durum değildir. Yapılan yatırımlar ve üretilen ürünlerin yanında insana yapılan hizmetler de kalkınmada birer faktördür. Elbette bu hizmetler fon kaynağı olmadan sağlanamaz. Ancak, insana yapılan yatırımın doğru nitelikte ve zamanında yapılması da kalkınmayı etkilemektedir. Kalkınma, toplumda sağlanan eğitim-kültür düzeyinin artması, bireylerin barınma ve sosyal güvenlik hizmetlerinin sağlanması, gelir adaletsizliğinin önüne geçilmesi ve demokrasiyi içinde barındıran bir olgudur.[1]

 

[1] Esfender Korkmaz, “Küresel Süreçte Ulusal Kalkınma”, Himalaya Yayınları, İstanbul, 2013, ss.15-16.

 

Büyüme, insanını yıpratarak, çevreye zarar vererek, yasaları yok sayarak, eğitimde kaliteyi düşürerek, altyapısız sadece büyüyebilmek için gerçekleşiyor ise bu büyümeden ülke uzun vadede zararlı çıkacaktır. Ayrıca, bu ülkenin hem insan kaynağı hem de değerleri rakamsal anlamda büyüyebilmek için kısa vadede yıpratılacak, tüketilecektir. Böyle bir durumda, ülkenin büyümesinin sürdürülebilirliği de düşünülemez.

 

Ekonomide “kişi başına düşen GSMH”, diye bir ifade vardır. Bu ifade, gelir adaletsizliğini yok sayan, kapitalist sistemin süsleyip önümüze kalıplar ile sunduğu ve kabul ettirdiği yaklaşımdan başka bir şey değildir. Bir yıl içerisinde üretilen mal ve hizmetlerin toplamının nüfusa bölünmesi ile ifade edilen bu sözde refah göstergesi, özellikle devletin sosyal görevlerini yerine getirmede yetersiz kaldığı gelişmekte olan ülkelerde kendisini bireylere daha da sahte göstermektedir.

 

Kapitalist sistemde GSMH’nın artması, aslında şunu işaret etmektedir; sermayedar kova ile kazanıyorsa istihdam imkanı verdiği işçiler kaşıkla nasipleniyor. İşte bu noktada, ihtiyaç duyulan en önemli şey, devletin sosyal görevlerini yerine getirmesidir. Hem gelir adaletsizliği hem de yaşamın herkese eşit derecede pahalıya mal olması toplumsal yaraları açmakta ve bireyleri, ülkeyi dönülmez bir yola sokmaktadır.

 

Peki Türkiye büyüyor mu kalkınıyor mu? Politikacılara bakarsak, “kalkınıyoruz”, yollarımız yapılıyor, hastane sayısı artıyor, üniversite sayısı ve okullaşma artıyor, kişi başına düşen GSMH artıyor…Bu ifadeler ne kadar gerçekçi? Elbette matematik yanılmaz, verilere bakarak Türkiye’nin kalkınıp kalkınmadığını anlamak mümkün…

 

Türkiye, 2013 yılında Birleşmiş Milletler’in yayınladığı İnsani Gelişmişlik Endeksi’ne göre, 187 ülke içerisinde 90. sırada. Söz konusu endeks, hem yoksulluk hem de eşitsizlik kriterlerini içeriyor. Türkiye’yi, Sri Lanka, Cezayir, Tunus gibi ülkeler takip ediyor. Almanya’nın yayınladığı Dünya Demokrasi Endeksi’ne göre ise Türkiye, 2013 yılında OECD ve AB üyesi 41 ülke içerisinde politika ve demokrasi kalitesinde önemli açıkları olan bir ülke olarak tanımlanmıştır. Ülkemiz, maalesef bu endekste sonuncu sırada yer almıştır.

 

Ülkemiz insanını doğrudan etkileyen unsurlara dair Türkiye İstatistik Kurumu’nun yayınladığı verilerden dikkat çeken bazıları ise şöyle;

 

  1. İşsizlik Oranı  %10,2
  2. Genç İşsizlik Oranı %20
  3. Çalışma hayatında kadınların oranı %27
  4. GSMH içerisinde Eğitim Harcamalarının Oranı %3
  5. GSMH içerisinde Sağlık Harcamalarının Oranı %5,4
  6. GSMH içerisinde Ar-Ge Harcamalarının Oranı %0,98
  7. Nüfusun %59’u mutlu,
  8. Mutlu olan bireylerin %73’ünün mutluluk kaynağı, aile
  9. Yılda ortalama 600 bin evlilik gerçekleşiyor.
  10. Yılda ortalama 125 bin boşanma gerçekleşiyor.
  11. Her ay ortalama 100 bin konut satılıyor.
  12. Konutu olmayanların gelirinin ortalama %27’si kira giderine gidiyor.

Türkiye’nin dünyada en büyük 18. ekonomi olmasına karşın, insani gelişmişlik ve demokrasi kalitesi gibi finansal olmayan göstergelerde oldukça geride olması kalkınamadığını göstermektedir. Diğer yandan, eğitime ve araştırmaya harcanan bütçenin çok düşük olması insana olan yatırımın ne derece düşük olduğunu göstermektedir. Sosyo-ekonomik yapının hızlı bir değişim gösterdiği, çarpık kentleşmeden iş güvenliği sorunlarına kadar birçok toplumsal ve ekonomik endişenin giderek yayıldığı ortadadır. Diğer yandan toplumun kutuplaştırıldığı, ayrıştığı göz önüne alındığında bu durumun gelecekte milletimizi zora sokabilecek bir tehlike olduğu görülmektedir.

 

Gelişmiş ülkelerde uygulanan iktisadi sistem de kapitalizmdir. Ancak, bu ülkelerde devletin vatandaşına sahip çıktığı, demokraside ilerledikleri ortadadır. Oysa ülkemizde devlet, yasalar çerçevesinde eşit şartlar altında imkan sunan bir otorite olmaktan çok yakın duranın ısındığı, yaklaşamayanın üşüdüğü bir otorite halini almıştır. Bu durumu düzeltecek olan yine de devlettir. Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi, “Devlet gelir dağılımını belirlemedeki en önemli yapıdır. Eğer gelir dağılımı halka eşit yapılmazsa hiyerarşik bir yapı halkın arasında her zaman görünecektir…”

 

 

Yatırımcıların Kararlarında Ekonomik Olmayan Faktörlerin Etkisi

Yatırımcıların finansal kararlarında etkili olan denklem, risk-getiri ikilisinin doğru orantılı olmasına dayanmaktadır. Yatırımcı, karar alırken öyle bir psikoloji içerisine girer ki, bilinen tüm portföy teorileri, makro- mikro göstergeler, temel-teknik analizler anlamını yitirir. Finansal olaylardaki karmaşıklık, iç içe geçen sebep-sonuç ilişkileri yatırımcıların rasyonaliteden uzaklaşmasına sebep olmaktadır. Hal böyle olunca yatırımcı bir süre sonra rakamlardan, göstergelerden uzaklaşıp kendini piyasa uzmanının ya da “tüyo” verilebilecek bir tanıdığın ellerine bırakıverir. Şüphesiz ki yatırımcılar karar verirken çevresel faktörlerden oldukça fazla etkileniyor. Öyle ki, yapılan çalışmalarda yatırımcıların çevresel faktörleri dikkate aldıklarında yanlış veya çelişkili karar verdikleri görülmüş bir durumdur.

Beklenti teorisinin mimarları olan Kahneman ve Tversky insandaki davranış kalıplarını iki yetersizliğe bağlıyor. İlki, duyguların akılcı karar almaya engel olması, ikincisi ise; insanların ne ile karşı karşıya olduklarını tam olarak bilememesi ve karar vermede güçlük çekmeleri. İktisadi modelde yatırımcıların tercihleri matematiksel doğrular üzerine oturtulmuştur. Oysa pratikte yatırımcının kararlarını etkileyen ekonomik olmayan durumlar sürekli bir değişim içerisindedir. Rasyonel olmayan davranış kalıpları piyasalar üzerinde önemli sayılabilecek durumdadır. Bunun nedenlerini yatırımcının kendine olan aşırı güveni, geçmiş yatırım deneyimlerine olan eğilim, pişmanlıktan kaçınma, inançta ısrar etme, dayak noktası belirleme gibi birçok psikolojik etken olarak gösterebiliriz.

Yatırımcıların ekonomik olmayan davranış özellikleri birtakım davranış tiplerine dönüşebilmektedir. Bunlardan biri de sürü davranışıdır. Yatırımcıların kendi edindikleri bilgiler yerine başkalarından duydukları bilgilere göre davranmalarına davranışsal finansta “Sürü Davranışı” denilmektedir. Bu davranış tipi, finansal piyasalar tarafından istenmeyen bir durumdur. Çünkü, özelikle kriz dönemlerinde kaos ve söylenti ortamının yaratılmasında sürü davranışının olumsuz etkileri görülmektedir. Sürü davranış kalıbı, taklit davranışlar olarak da anılmaktadır.

Sürü davranışı bir anlamda, insan psikolojisinin temelinde yatan “kalabalığın yaptığının doğru olduğunun kabul edilmesi” durumudur. Ancak, bazı yapılan araştırmalar özellikle sermaye piyasalarında kalabalığın yaptığı davranışın tam tersinin yapılması durumunda daha karlı olunacağını ortaya koymaktadır. Bu anlamda karşımıza şu soru çıkmaktadır: “Yatırım yaparken sürüyü takip etmeli miyim etmemeliyim?” Bu sorunun cevabını vermek oldukça zor. Çünkü her iki yolun da %100 doğru bir cevabı yok. Bilinen şu ki, kalabalık her zaman doğruyu göstermez, hatta finansal piyasalarda genellikle yanlışı gösterir. Çünkü piyasalar globaldir ve piyasaları yöneten görünmeyen güçler vardır.

Tasarruf Sorunu

Son yıllarda Türkiye’nin finansal piyasalar ile ilgili düzenlemeleri hem yurtiçinde hem de yurtdışında dikkat çekiyor. Gelişmekte olan ülkeler içerisindeki konumumu iyileştiren ancak hala yeterli seviyeye ulaşamayan Türkiye ekonomisi, İstanbul Finans Merkezi Projesi ile birçok düzenlemeyi başlatmıştır. Söz konusu proje için hanehalkının tasarruf bilincini arttırıcı finansal okuryazarlık konusunda girişimler mevcuttur. Dünya Bankası’nın finansal okuryazarlık raporuna göre Türkiye, G20 ülkeleri arasında gelişmiş ulusal stratejiye sahip ülke kategorisindedir. Ancak tasarruf açığı sorunu bu stratejilerin uygulanmasının çok da verimli olmadığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle daha reel sonuçların alınabileceği somut adımlar atılmalıdır.

1 Ocak 2013 tarihinden itibaren devlet katkısı teşviki getirilen Bireysel Emeklilik Sistemi, tasarruf açığının azaltılması ve tasarruf bilincinin yerleşmesi için atılan adımlardan biri. 1 Ocak 2013 tarihine kadar 3 milyon 128 bin katılımcı sayısına ulaşan on yıllık bir geçmişi olan sistemde, bu tarihten 27 Eylül 2013 tarihine kadar 3 milyon 872 bin katılımcı sayısı görülmüştür. Uygulama başlamadan önceki yıl büyüme oranı %19 iken, uygulamadan sonraki ilk 9 ay (1 Ocak 2013 tarihine göre) %24’tür. Bu sonuç, devlet katkısının Bireysel Emeklilik Sistemi’ne yaradığını göstermektedir. Tabi, bu katılımcı sayısı yetersizdir ancak ilk dönem için umut verici bir büyüme oranı da ortadadır. Tablonun bir de diğer yüzü var. Nisan-Haziran 2013 döneminde hanehalkından 3 milyon 35 bin kişi 53,6 milyar TL tüketici kredisi ve konut kredisi kullanmıştır. Kredi kullananların sayısı bir önceki yılın aynı dönemine göre %35 oranında artmıştır.

Türkiye’nin çözmesi gereken iktisadi sorunların başında “tasarruf açığı” sorunu gelmektedir. Gelişmekte olan ülkelere baktığımızda Çin’in %50’lerde, Hindistan ve Güney Kore’nin %30’larda tasarruf oranına sahip olmasına karşın Türkiye’de bu oran %13 civarındadır. İç kaynaklardan değil de dış kaynaklardan büyüyen bir ülkenin orta ve uzun vadede yaptığı planlar büyük riskler taşır. Bu nedenle, öncelikli olan oranının arttırılması ve tasarruf bilincinin geliştirilmesidir. Bu süreç, uzun ve sabır ister. Türk toplumunun yüzyıllardır “borçlu bir millet” olma kaderini değiştirmesi kolay değildir. Ancak yapılan düzenlemelerin ve ilerlemelerin kalıcı olması için tasarruf sorunun çözülmesi öncelikli ve elzemdir.

Sosyal Medya ve İtibar Riski

2-3 Aralık 2013 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen 2. Operasyonel Risk Konferansına katılma fırsatı buldum. Doç. Dr. Coşkun Küçüközmen koordinatörlüğünde Operasyonel Risk Enstitüsü tarafından gerçekleştirilen organizasyonda operasyonel riskin işletmeler için zannedilenden çok daha büyük bir risk olduğu birçok yönü ile vurgulandı. Özellikle finansal piyasalarda “güven” ortamının her şey olduğu düşünülürse gerçekleşebilecek operasyonel bir hatanın domino etkisi ile işletmenin tamamına, riskin büyüklüğüne göre sektöre hatta ekonomiye bile yayılabileceği unutulmamalıdır. Sadece doğa olayları ve beşeri hatalardan kaynaklanmıyor operasyonel risk. Siyah kuğu diye tabir edilen beklenilmeyen herhangi bir riskin gerçekleşmesi de bu kapsama gidiyor. O nedenle operasyonel riskin önlenmesinde “olasılıksız” diye bir şey olmadığının kabl edilmesi gerekiyor.

Konferansın ana başlığında operasyonel risk olsa da oldukça kapsamlı ve riskin her açıdan ele alındığı bir özelliğe sahipti. Bu nedenle, önümüzdeki yıllarda gerçekleşecek konferanslara katılımı önemle tavsiye ediyorum. Konferansta dikkat çeken konulardan biri Doç. Dr. Kaan Evren Bolgün’ün anlattığı işletmelerin maruz kalabileceği “sosyal medya riski” idi. Son zamanlarda bankaların sosyal medyayı kullanarak müşteriye ulaşma isteği bir takım riskler doğuruyor. Burada akla gelen soru şudur: “Müşteriler gerçekten bankaları ile “arkadaş” olmak istiyor mu?” Sosyal medyayı kullanmaya karar veren işletmeler, müşterinin şikayet ve önerilerine hızlı cevap vermek durumundalar. Görüş ve önerilerin daha hızlı alınması, şikâyetlerin çok daha kısa sürelerde yanıtlanması, kampanyaların yerelleştirilmesi, markaya olan sadakatin güçlendirilmesi gibi çok sayıda hedef, sosyal medya ile birleşince “Sosyal Bankacılık” kavramı ortaya çıkıyor. Aksi takdirde, sosyal medya işletmeler için bir yarar olmaktan çok zarara dönüşebilir. Sosyal medya, işletmelerin karşı karşıya kaldığı riski arttırmaktadır. Sosyal medya için işletmelerde tamamen bağımsız, yeni bir birim kurulması ve bu operasyonu yürütecek kişilerin istihdam edilmesi bu riskin yönetilmesinde etkinlik sağlayabilir.

Operasyonel riskin yönetilmesinde karşımıza çıkan diğer risk türü olan “itibar riski”, Gazeteci, yazar Dr. Şeref Oğuz’un etkileyici sunumu ile konferansta geniş yer buldu. Oğuz’a göre; itibarın iki bileşkesi var. Bunlar; beğenilirlik ve bilinirlik. Bir işletmeden beklenen, yaptığı işi en iyi yapabiliyor olmasıdır. Beklenti, sürdürülebilir itibarın en güzel ölçütüdür. Birine 3 şey vaat edin 4 verin sizden iyisi yoktur, ancak 10 vaat edip 8 verirseniz sizden kötüsü olmaz diyerek insanın beklenti algısını çok güzel örnekliyor Şeref Oğuz ve şöyle devam ediyor: “İtibar, kırıldıktan sonra hep kusurlu kalan, para ile çok yakından ilişkisi olan bir değerdir. İtibarı yönetmekten daha önemli bir iş yoktur. Araştırmalara göre, itibarı iyi yönetebilen bir işletme, 7 kat daha yüksek fiyatla satış yapabiliyor, 5 kat daha az stok tutuyor ve 1,5 kat daha kolay affedilebiliyor.” İtibarı toplumsal açıdan ele alan Oğuz’a göre, itibar açlığı çeken bir ülkede fiyatlar oldukça yüksektir. Örneğin 20 TL olan bir balığı, sırf boğaz manzarası var diye çok yüksek bir ücret ödeyerek yemek o toplumun itibar açlığı çektiğini, para ile itibar kazanmak istediğini gösterir. Bir şeye sahip olmadan önce ona verdiğimiz değer 5 birim ise, o şeye sahip olduktan sonra 3 birim, o şeyi kaybettikten sonra ise 9 birim olur. İşte, bu nedenle itibar oldukça önemlidir. İşletmelerin itibar krizi ile başa çıkabilmeleri için en önemli tavsiye krizle karşılaştıklarında yok saymamalarıdır. İşletmeler, itibar krizi ile karşılaşınca ilk önce yok sayıyorlar, sonra alay ediyorlar sonra ise tehdit ediyorlar. Bu davranışlar, oldukça tehlikeli sonuçlar doğurabiliyor. Krizleri engellemenin imkanı yok ancak krizin maliyetini düşürmek mümkün. Bunun için işletmelerin işin farkında olması, kabullenmesi ve krizde ilk 24 saati iyi yönetmesi gerekmektedir. Kriz iletişimi, itibarın yönetilmesindeki en önemli anahtardır…

Mevduatınızın Güvencesi Ne Kadar?

24 Ocak 1980 kararları ile liberalleşmenin başladığı dönemden günümüze Türk bankacılık sektörü önemli gelişmelere sahne oldu. Ülkemizde düzenleme ve denetleme otoritelerinin eksikliği, yasal düzenlemelerin yetersizliği ile birlikte önce 1982 yılında “Banker” olayları, daha sonra ise 1994 döviz krizi ve 2000-2001 dönemindeki bankacılık kaynaklı iki önemli kriz yaşanmıştır. Türk halkının birikimlerini teslim ederken bankalara karşı tereddüt içinde olma durumu bu bozuk temel üzerine kurulan talihsiz olaylara dayanmaktadır.

Tasarrufların emanet olarak bir kuruma verilmesinde en önemli faktör “güven”dir. İster makro ister mikro anlamda olsun güven eksikliğinin olduğu bir ekonomi, sektör ya da kuruma ilgi az olacaktır. Bankacılık sisteminde güveni arttırma politikaları sistemin varlığından beri gelen bir problem olup alınan önlemler ülkeden ülkeye değişmektedir. Öncelikle küçük yatırımcının korunmasına dayanan “mevduat güvence sistemi” bankacılıkta önemli bir güveni arttırma mekanizmasıdır. Dünyada ilk mevduat güvence mekanizması 1934 yılında ABD’de faaliyete geçmiştir. Ancak tüm dünyada benimsenme dönemi 1980 sonrasına kalmış olup 1994 yılı itibari ile AB’de standart uygulama olarak kabul görmüştür. Ülkemizde ise mevduat güvence sistemi uygulaması sürekli değişen kararlar içinde olmuştur.

Son düzenleme ile birlikte 50.000 TL olan mevduat güvencesi, 100.000 TL’ye çıkarılmıştır. Mevduat güvencesinin kapsamında olan mevduatlar, “gerçek kişiler adına açılan mevduatlar ve katılım fonları, ticari işlemlere konu olmayan mevduatlar ve katılım fonları ile TL, döviz ve kıymetli maden cinsinden mevduatlar ve katılım fonları her bir katılım bankasında ve mevduat bankasında her bir gerçek kişi için 100.000 TL’ye kadar sigorta kapsamındadır.” Düzenleme maddesinden de anlaşılacağı üzere, yurtiçi ve yurtdışı ticari işlemler ile yurtdışı gerçek kişi mevduat ve katılım fonları mevduat güvencesi kapsamı dışındadır. Bunun yanı sıra off-shore (kıyı bankacılığı) da kapsam dışındadır.

 

Aşağıdaki tablolar, çeşitli durumlarda mudilerin mevduatlarının hangi durumlarda ne şekilde sigorta kapsamında olduğu incelenmiştir.

A Mevduat Bankası

Sigortaya Tabi Kısım

B Mevduat Bankası

Sigortaya Tabi Kısım

Sigortalanan Toplam Mevduat

A Mudisi

30.000 TL

30.000 TL

80.000 TL

80.000 TL

110.000 TL

B Mudisi

55.000 TL

55.000 TL

70.000 TL

70.000 TL

125.000 TL

C Mudisi

120.000 TL

100.000 TL

150.000 TL

100.000 TL

200.000 TL

 

Bir gerçek kişinin birden fazla mevduat bankasındaki hesapları her bir banka için ayrı ayrı hesaplanır. Yani hesaplarının anaparaları ile bu hesaplara ilişkin faiz reeskontları toplamı 100 bin TL’ye kadar olan kısmı her bir mevduat bankası için ayrı ayrı sigorta kapsamındadır. Katılım fonları için de aynı durum geçerlidir.

A Mevduat Bankası İstanbul Şubesi

A Mevduat Bankası İzmir Şubesi

A Mevduat Bankası Ankara Şubesi

A Mevduat Bankası Toplam Mevduat Tutarı

A Mevduat Bankası Sigortalı Mevduat Tutarı

A Mudisi

40.000 TL

35.000 TL

55.000 TL

130.000 TL

100.000 TL

B Mudisi

20.000 TL

10.000 TL

32.000 TL

62.000 TL

62.000 TL

 

Bir gerçek kişinin bir mevduat bankasında aynı veya farklı şubelerinde birden fazla mevduat hesabı bulunması halinde o gerçek kişiye ait tüm mevduat hesapları toplamının 100 bin TL’ye kadar olan kısmı sigorta kapsamındadır.

A Mevduat Bankası(Ortak Hesap)

Sigortaya Tabi Kısım

B Katılım Bankası (Ortak Hesap)

Sigortaya Tabi Kısım

A Mudisi

120.000 TL

100.000 TL

90.000 TL

45.000 TL

B Mudisi

100.000 TL

45.000 TL

 

Ortak hesap sahiplerinin sigorta kapsamı hesaba ortak olanların her biri için ayrı ayrı hesaplanır. Ortak hesapta hesap sahiplerinin payları belirtilmemiş ise her hesap sahibinin eşit oranda paya sahip olduğu kabul edilir.

A Mevduat Bankası(Ortak Hesap)

A Mevduat Bankası (İkinci Mevduat Hesabı)

*Hesaplar Toplamı

Sigortaya Tabi Kısım

A Mudisi

120.000 TL

35.000 TL

95.000 TL

95.000 TL

B Mudisi

45.000 TL

105.000 TL

100.000 TL

 

*Tablolar, www.tmsf.org.tr adresinden alınmış olup tarafımdan güncellenmiştir.

Melek Yatırımcı

Son günlerde ülkemize yeni bir girişim modeli ithal edildi. Dünyada kamuoyu tarafından “Melek Yatırımcı” diye bilinen, ülkemizde yasal adı “Bireysel Katılım Sermayesi” olan bu yeni girişim, yeni bir fikre, buluşa sahip olan ancak bunu ticari bir faaliyete çevirmek için sermayesi ve/veya deneyimi eksik girişimcileri finanse eden ve fikir desteği veren yatırım şekli olarak tanımlanabilir. Daha kolay bir anlatımla, melek yatırımcı, parası ve fikri yetersiz olan girişimciye para ve fikir sunan yatırımcıdır. Bu yatırımcılara “melek” denilmesinin sebebi ise gerek sermayesi gerekse tecrübesi ile zorda olan girişimcinin yardımına melek gibi yetişmesidir. Melek yatırımcı, risk sermayesi ve girişim sermayesi ortaklığından farklı olarak girişimcilere deneyimlerini aktararak bir anlamda girişimciye koçluk yapar.

Melek yatırımcının bir girişimde yer alması için ilk önce o girişime ve girişimciye inanması gerekmektedir. Girişimcideki tutkuyu ve girişimdeki geleceği görmeyen yatırımcı bu işe girmek istemeyecektir. Melek yatırım yaparken yatırımın riski ve vadesi iki önemli unsurdur. Yatırımın geri dönüşünün ne zaman olacağının tam olarak bilinememesi yatırımcının beklentilerini etkileyebilir.

Türkiye’de yeni olan melek yatırımcı kavramı, daha çok e-ticaret alanındaki girişimlerle hayat bulmuştur. Bunlardan en bilinenleri, markafoni, yemeksepeti, uzmantv, grupanya, fizy gibi internet yatırım girişimleridir. Türkiye’de hali hazırda İLab, Lab-x, Galata Business Angels, Endeavor, Linkangel gibi melek yatırımcı şirketleri bulunmaktadır.

Dünya’da melek yatırımcılar örgütlenmiş olup girişim alanında önemli bir adım olarak görülmektedir. Dünya Melek Yatırımcılar Birliği (WBAA) dünya ülkelerinden birer temsilcinin toplandığı bir çatıdır. Yine aynı şekilde Avrupa Melek Yatırımcılar Ağı (EBAN) Avrupa’da 50 ülkenin melek yatırımcılarının birleştiği bir ağdır. Türkiye de Melek Yatırımcılar Derneği (TBAA) ile hem Avrupa hem de Dünya Melek Yatırımcılar Birliği’ne üyedir. Türkiye’de girişimcilerin yatırımcılar ile buluşmasını sağlayan bu dernek, Türkiye’yi ortaklık kültürü ile tanıştırmaya çalışmaktadır.

Ülkemizde 15.02.2013 tarihli Resmi Gazete ile yürürlüğe giren “Bireysel Katılım Sermayesi Yönetmeliği” ile “Melek Yatırımcılık” yasal bir zemine kavuşmuştur. Hazine Müsteşarlığı tarafından hazırlanan yönetmelikte melek yatırımcılığın gelişmesi için “vergi desteği” getirilmiştir. Melek yatırımcıların vergi desteğinden faydalanabilmesi için Bireysel Katılım Sermayesi Lisansına sahip olması gerekmektedir. Yönetmeliğe göre, yüksek gelir veya servete sahip yatırımcılar ya da tecrübeli yatırımcılar bu lisansı almaya hak kazanabilmektedirler. Alınan lisans 5 yıl geçerli olup bu süre içerisinde en fazla 20 farklı yatırıma verdikleri destek vergi avantajından yararlanabilmektedir.

Melek yatırımcılık için getirilen vergi desteği, en fazla 1 milyon TL yatırım ile sınırlıdır. Aynı zamanda melek yatırımcılar hisse tutarlarının %75’ini vergiden düşebilmektedirler. Melek yatırımcının bir girişime yapacağı yatırımın alt sınırı 20 bin TL, üst sınırı 1 milyon TL’dir. Bununla birlikte melek yatırımcılar girişim şirketinin %50’sinden fazlasına sahip olamazlar. Şirket yönetimine katılımı Yönetim Kurulu üyeliği ile sınırlandırılan melek yatırımcının şirketten herhangi bir ücret ya da maaş alması yasaktır.

Melek yatırımcılık, girişimci ve yatırımcının gücünü birleştiren bir yapıya sahip yeni bir akım. Henüz ülkemizde çok yeni olmasına rağmen yasal zemini oluşturulmuş olması nedeni ile zamanla hem ülke ekonomisi hem de girişim ve yatırımcılar için faydalı olması beklenmektedir. Özellikle Y kuşağının pratik zekası sayesinde yeni iş modellerinin gün geçtikçe artacağını işaret etmektedir. Sermayesi yetersiz ancak iyi işler çıkarılabilecek planlar için melek yatırımcılık umut vaat etmektedir.

Kariyer Yönetiminde “Endişe”

Başarısızlık, tepeden aşağı yuvarlanmak, iyi bir şirkette önemli bir pozisyonda iken birden standart bir yaşam insanına dönüşmek… Kariyer sahibi tüm bireylerin ruhunu kemiren, ara ara ortaya çıkan, düşüncesi bile rahatsız eden durumlar bunlar. Peki ama bunlar dünyanın sonu mu yoksa yeni bir hayat başlangıcı mı? Bu soruların cevabı elbette bireyin kendisine bağlı. Ancak cevabı oluşturan faktör “güven”dir.

 

Alain De Botton “Statü Endişesi” kitabında güvensizliğimizi tetikleyen beş faktörü şöyle sıralıyor:

  • Gelgeç yeteneklere güvenmek,
  • Şansımıza güvenmek,
  • İşverene güvenmek,
  • Global ekonomiye güvenmek,
  • İşverenin kar sağlayabileceğine güvenmek

 

“Güven” bireyin kariyer yönetiminde yadsınamayacak kadar önemli bir öğe. Çalışmanın güven üzerine kurulu olması sağlıklı bir kariyer yönetimi için ve kariyer sahibi olurken sağlığımızı korumak için şart. Çalışanın bir pozisyonda aradığı güven veren faktörler; para, kendisine gösterilen saygı ve yapılan işin kendisidir. Botton bu durumu şöyle özetliyor: “ Ne iş yaptığımız sorusuna vereceğimiz cevap (keza birileriyle tanıştığımızda ilk sorulan soru budur) insanların bizi kendi aralarına ne oranda kabul edeceklerini belirler.”

 

Günümüz koşullarında çalışan bir bireyin unvanı, maaşı, çalıştığı şirketin sektördeki yeri kariyer yönetiminde bireye değer katan faktörler. Bu değerlerin toplamına “statü” diyebiliriz. Statü, beraberinde başarıyı getiren ve mutluluğu pekiştiren bir olgu. Ancak statünün kaybedilmesi bireyde yıkıma kadar varabilen sonuçlar doğurabilir. Bazen birey, tepetaklak olabilir.

 

İlginç olan şudur ki, bizi statü kaybı endişesinden, başarısızlık korkusundan uzaklaştırabilecek iki durum mevcut: Birincisi kendi ölümsüzlüğümüz, ikincisi ise başkalarının ölümü. Başarılarını kıskandığımız, yetersiz olduğumuzu düşündüren rakiplerimizin gün gelip ölebileceklerini düşünmek bizi statü endişesinden uzaklaştırabilir.  Başarılı veya başarısız olan herkesin birgün sona erebileceklerini düşünmek bireyin endişelerini dağıtabilir.

İstanbul, Finans Merkezi Olabilir Mi?

Son birkaç yıldır İstanbul’un Finans Merkezi olması ile ilgili birçok çalışma, tartışma ve yorum mevcut. Bu doğrultuda akademik dünya ile sektörün buluşması niteliğinde olan Uluslararası İstanbul Finans Kongresi “İstanbul Finans Merkezi Olma Yolunda Hedefler ve Stratejiler” teması ile 13-14 Haziran 2012 tarihlerinde Okan Üniversitesi Ev sahipliğinde gerçekleştirildi. Kongre programına finansal alanda düzenleyici ve denetleyici olan kamu otoriteleri, akademisyenler ve özel sektör çeşitlilik kattı.

Kongrede en çok dikkatimi çeken konuşmacı HSBC Türkiye CEO’su Martin Spurling, yabancı gözü ile İstanbul’un finans merkezi olma yolunda eksikliklerinin neler olduğunu ve bu süreçte potansiyelleri değerlendirdi. Spurling’in konuşmasından önemli notlar şu şekilde: “İstanbul, Asya ile Avrupa arasında bir köprü olması ve Ortadoğu ile yakın ilişkiler içerisinde olması nedeni ile önemli bir yere sahip. Artık birçok büyük şirket merkezini İstanbul’a taşımak istiyor. Burada potansiyel çok büyük. Ancak, finans merkez olabilmesi için tamamlanması gereken eksiklikler de var. Bu eksikleri üç grupta toplayabiliriz. Birincisi, açıklık: Finans merkezi dendiğinde öyle bir ortam olmalı ki doğal ve rahatlık izlenimi vermeli. Mesela, Londra altyapısı ile tam bir açık finans merkezi. Hongkong aynı şekilde. İstanbul da bu şehirler gibi olmalı. İkincisi, Uluslar arası bakış açısına sahip ama yerel özellikleri olan bir finans merkezi olmak gerekir. Kültürel farklılıklar ile fark yaratılabilir. Türkiye bu konuda oldukça zengin. Üçüncüsü ise uygun ortam yaratılmasıdır. Eğer bir finans merkezi kuruluyorsa insanların burada yaşaması isteniyor demektir. Bunu gerçekleştirebilmek için uygun, modern yapılara, yaşam alanlarına ihtiyaç var. İş ortamının kalitesi için düzenleme, vergileme ve altyapıya yatırım yapmak gerekiyor. Londra, her üçüne birden yatırım yaptı ve şuan dünyanın en önde gelen finans merkezlerinden biri.

İstanbul, son zamanlarda yatırım fonu, menkul kıymet, bankacılık alanında önemli gelişmeler sağladı. Ancak bunların yanında mesela uygun vergi kuralları getirilmesi lazım. Bir diğer konu ise, İngilizce. İstanbul’un finans merkezi olması nedeni ile İngilizce ön plana çıkacak. Londra şuan gençler için çok çekici bir yer. İstanbul’un imkanları çok geniş ama yeterli sayıda yabancı çalışan yok. Sebebini düşündüğümde ise ben İstanbul’a gelmeden önce tarih, kültür, ticaret alanında böyle bir yer olduğunu bilmiyordum. Burası aslında uluslararası finans merkezi olmaya aday ülkelerden biri. Türkiye’nin çok şaşırtıcı satılacak şeyleri var. Benim size önerim; Türkiye’nin potansiyelini insanlara anlatmanız. Sahip olunan potansiyelleri yeterli sayıda insan bilmiyor. Bunu anlatmak şart. “

Ağaoğlu CEO’su Hasan Rahvalı ise, İstanbul’un finans merkezi olma yolunda daha fazla tanıtım yapılması gerektiğinde dikkat çekti. Rahvalı, “İstanbul’un tanıtımı için strateji belirlenmeli, mesela bu projenin bir logosu yok, tanıtım için logo gerekli önemli” ifadelerine yer verdi.

İstanbul’un Finans Merkezi olması yolunda kurumlara düşen görevler başlıklı oturumda ise Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı Prof.Dr.Vedat Akgiray’ın konuşmasındaki dikkat çeken noktalar ise şöyle: “İstanbul Finans Merkezi yapılacak bir şey değil öyle olunur. Şekliyle görüntüsüyle finans merkezi olmak istemiyoruz. Biz, finansın işlevinin yapıldığı yer olmak istiyoruz. Biz, İstanbul Finans Merkezi olduk diyoruz ve eksikliklerimizi gidermek istiyoruz.” Akgiray, Sermaye Piyasası açısından yapılan ve yapılacak olan çalışmaların mevcut olduğunu ifade etti. Sermaye Piyasası Kanunu’nun çok eski olduğunu, günün ihtiyaçlarına cevap veremez hale geldiğini söyledi. Bu nedenle yeni kanun hazırladıklarını belirten Akgiray, Kanunun yasama dönemi bitmeden Meclis’ten geçmesini beklediklerini belirtti.

Kongrede edindiğim izlenimler ve İstanbul’u dünyanın büyük finans merkezleri ile kıyasladığımda İstanbul Finans Merkezi projesinin uzun soluklu olduğunu ve yansıtıldığı kadar kolay bir proje olmadığını ifade etmek gerçekçi olacaktır. Proje, ekonomimize katma değer sağlayan bir yapılanma. Ancak, medyaya yansıdığı gibi lüks rezidanslar ve finansal otoritelerini bir yerleşim merkezine toplayarak finans merkezi olunmayacağı açık. Teşvikler, finansal yenilikler ve uyum çalışmaları olumlu gelişmeler. Bundan daha önemli olan ülkemizin yatırım yapılabilir bir ülke olması hususunda çalışmalar yapılması. Finansal alanda yapılacak hukuki ilerlemeler ve de belki de en önemlisi makro ekonomik göstergelerimizin güven veren nitelikte olması bizi finans merkezi haline getirebilir. Bu konuda en önemli kriter, istikrardır. Zira bir yıl %10 büyüyüp diğer yıl %2 küçülen bir ekonominin kalıcı bir yatırım için tercih edilmesi beklenemez. Finans merkezi olma yolunda bir diğer faktör ise Spurling’in dikkat çektiği konu; insan kaynağının bilgi donanımı. İngilizce bilen insan kaynağının ülkemiz için artı sağlayan bir değer olması durumu bir kez daha ortaya çıkıyor. Bu sorunun çözümü ise, şüphesiz eğitimle çözülebilir, ancak maalesef şuan ki eğitim sistemi ile değil!