Spekülasyon ile manipülasyon arasındaki kalın çizgi

Bu iki kavram genellikle birbiri ile karıştırılmaktadır. Bu durum çok normal. Çünkü bakın TDK’ya göre bu kavramların karşılığı neymiş?

Manipülasyon: Yönlendirme, bilgileri değiştirme, varlıkları yapıcı, açıklayıcı ve yararlı bir biçimde kullanma…

Spekülasyon: Vurgunculuk, saptırma…

Sözlüğümüze bakan biri sizce hangisini daha olumsuz bir işlem olarak görür?

Spekülasyon bir suçmuş, manipülasyon bir normal bir işlemmiş gibi durmuyor mu sizce de?

TDK bunu yapıyorsa insanlar nasıl karıştırmasın bu kavramları…

Peki doğrusu nedir? Tanımlayalım…

Manipülasyon: Piyasa dolandırıcılığı olan suç niteliğindeki eylem, alım satım işlemleri ile sanal bir görünüm yaratarak diğer yatırımcıların alım satım payları üzerinde etkili olma.

Spekülasyon: Gelecekte oluşacak fiyat değişimlerinden kar sağlamaya çalışmak

Görüldüğü gibi serbest piyasada spekülasyon yasal ve doğal bir süreçtir. Buna karşın manipülasyon gerek işlem gerekse bilgi dolandırıcılığı ile yatırımcıları aldatmaktır.

Madem manipülasyon bir suç, o halde cezası yok mu? Evet var, hatta 2013 yılında yenilenen Sermaye Piyasası Kanunu’na göre daha geniş bir düzenlemeye gidildi.

  • Bilgi bazlı piyasa dolandırıcılığı yapanlar, yani yatırımcıların kararlarını etkilemek amacıyla yalan, yanlış veya yanıltıcı bilgi veren, söylenti çıkaran, haber veren, yorum yapan veya rapor hazırlayan ya da bunları yayanlar; 2 yıldan 5 yıla kadar hapis ve beş bin günden on bin güne kadar adli para cezası;

 

  • İşlem bazlı piyasa dolandırıcılığı yapanlar, yani piyasası araçlarının fiyatlarına, fiyat değişimlerine, arz ve taleplerine ilişkin olarak yanlış veya yanıltıcı izlenim uyandırmak amacıyla alım veya satım yapan, emir veren, emir iptal eden, emir değiştiren veya hesap hareketleri gerçekleştirenler ise 2 yıldan 5 yıla kadar hapis + 5000 güne kadar adli para cezası;

 

  • Bilgi Suistimali yapanlar, fiyatlarını, değerlerini veya yatırımcıların kararlarını etkileyebilecek ve henüz kamuya duyurulmamış bilgiler ile alım ya da satım emri veren ve kendisine ya da bir başkasına menfaat sağlayanlara da 2 yıldan 5 yıla kadar hapis veya adli para cezası verilir.

Sermaye Piyasası Kurulu’nun bu düzenlemeleri ile yatırımcının korunması amaçlanmaktadır. Manipülasyon, sermaye piyasamızın adeta güven baltalayıcısıdır. Bu işlemler, sadece yatırımların artmasını engellememekte aynı zamanda, dolaylı da olsa, uzun vadede ülke ekonomisine de zarar vermektedir.

Türk sermaye piyasasının gelişimi için yurtiçi bireysel ve kurumsal tasarrufların sermaye piyasasına dahil edilmesi oldukça önemlidir. Sermaye piyasamızın çoğunluğu yabancı ve sınırlı bir yatırımcı kitlesi ile işlem yaptığı bir gerçektir. Yurtiçi tasarruf oranının yetersiz olduğu Türkiye’nin uzun vadeli yatırım bilincine ihtiyacı vardır. Sermaye piyasası ve borsanın “kumar” ve “tüyo” ifadeleri ile özdeşleştirildiği Türkiye’de tasarruf sahiplerinin piyasa bakışının olumlu yönde değişmesi gerekmektedir. Türkiye’de sermaye piyasasının itibarının sağlanması ancak bu algının değişimi ile mümkündür.

Ülkemizde otuz yıllık bir geçmişi olan sermaye piyasasında hem kurumsal hem de bireysel yatırımcının güveni kazanılamamıştır.

Son dönemde sermaye piyasasının düzenlemeleri olumlu açıdan dikkat çekmektedir. Ancak sadece yasa düzenlemek ile manipülatif işlemlerin önüne geçmek mümkün değildir. İyi bir düzenleme, iyi bir denetleme ve konusunda uzman hızlı bir yargı sürecine ihtiyaç vardır. Manipülasyon işlemlerinin tespiti kolay olmayıp bu suçların yargı süreci sorunlu geçmektedir.

Aldığım hissenin fiyatı yükseliyor. Bekleyeyim mi satayım mı?

İnsan kazanmaya doymaz. Sahip olduğunuz hisse senedi hızla yükseliyorsa o yatırıma olan güveniniz de bir balon gibi şişer.

Piyasada fiyatlar yükselirken değil düşerken kazanılır. Düşük fiyattan alıp yüksekten satmak gerekir. Ancak beynimiz bize oyun oynar. Yükselen piyasa iştah açar, düşen piyasa korkutur. Buna karşılık beklediğinizin üzerinde getiri elde ederseniz beyin risk iştahını arttırır. Beklentiyi revize eder. Yani yükselmeyi normalleştirir, devam edeceğini bekler.

Diyelim ki hissemizi 10 TL’den aldık beklemediğimiz şekilde 3 ayda 28 TL oldu. Beynimizin bize verdiği mesaj genellikle bu yükselişin süreci yönündedir. Peki ya yükselmez de düşerse? İşte bu çılgın soru aklımızdan hiç çıkmaz. Yatırımcı bu soruya yanıt ararken hisse düşmeye başlar, ama inat eder satmayız. O satmadıkça hisse düşer, hisse düştükçe o inat eder. Derken pişman olur.

Bunu sadece siz yaşamayacaksınız ya da yaşamadınız. İnsan beyni böyle çalışıyor. Bir şeye sahip değilken onun gözümüzdeki değeri bizim için yüksektir. Ona sahip olduğumuzda ise değeri düşer. Taa ki o şeyi kaybedene kadar…

O nedenle eğer düştüğünde duyduğunuz pişmanlık, çıktığındaki mutluluğunuzdan yüksek olacaksa ya hisseden çıkın ya da bir miktar kar realize edin. Kar realize etmek, elinizdeki hisseyi karda iken satıp gerçek kara dönüştürmektir. Malum hisse fiyatları sürekli dalgalanıyor. Hesabınızda bugünün sonunda 90.000 TL olması, yarın da olacağı anlamına gelmiyor. Bunu hesabınıza nakit olarak geçirmek kar realizasyonu anlamına geliyor.

Eyvah! Aldığım hissenin fiyatı düşüyor. Ne yapmalıyım?

Bir yatırımcı yatırımını getiri sağlamak için yapar. Buna karşın hisse senetleri piyasasında hep kazanmak diye bir şey yok. Şirketi iyi analiz etmiş olabilirsiniz. Beklenen getiriniz yüksek olabilir. Buna rağmen hisse fiyatı düşebilir. Bu borsada olağan bir şey. Şirket ile ilgili her şey normal olsa bile ekonominin seyri iyi gitmiyorsa ya da sektör ile ilgili sıkıntılı bir durum ortaya çıktı ise hisse fiyatı düşer.

Örneğin beyaz et tesisi olan bir şirketin hissesini aldınız. Şirket yabancı bir ortak aldı, Türkiye’nin en büyük beyaz et üreticisi ve satıcısı. Çok parlak bir geleceği var ve beklenen getiriniz yüksek. Hisseyi aldınız 3 ay sonra kuş gribi haberleri çıktı, şirketin satışları bıçak gibi kesildi. Hissenin fiyatı beklediğinizin aksine düşer doğal olarak. Ta ki kuş gribi şüpheleri ortadan kalkana kadar…

Eğer seçtiğiniz şirkete güveniyorsanız 3 aylık bir süre kısa bir süredir deyip beklemeniz en iyisidir. Unutmayın her yükselen piyasa bir gün düşer, her düşen piyasa bir gün yükselir. Mesele panik yapmamakta…Yatırımcının en büyük düşmanı yaşadığı paniktir. Piyasa düşmeye başladığında sürü davranışı can yakar. Panik yapmadan bir süre beklediğinizde sert düşüşlerin mutlaka bir düzeltmesinin (yükselişinin) olduğunu göreceksiniz.

Kaybeden yatırımcı kaybettiklerini kazanmak için çabaladığında daha çok kaybeder.

Ancak bazen öyle şeyler olur ki 10 TL’de aldığınız hisse fiyatı 4’e düşer. İşte o zaman bir sınır koymanız gerekir bu zarar edeceğiniz noktaya. Piyasada buna zarar-kes noktası (stop-loss) denilir.  Herkesin risk iştahı kendisine özeldir. Ne kadar kaybetmeye hazırsınız, nereye kadar kaybedebilirsiniz? İşte bu noktayı belirleyip bekleyebilirsiniz.

En önemlisi de tüm portföyünüzün tamamını hisse senedinden oluşturmamanız. Ondan da önemlisi hisse portföyünüzün tamamını aynı sektördeki hisselerden oluşturmamaktır. Sektör ile ilgili hükümetin alacağı bir karar şirketin satışlarını, vergi durumunu etkileyebilir. O nedenle hisse portföyünde çeşitlilik bu riski azaltır.

Doların yükselmesinin aldığım maaş ile ne ilgisi var?

Türkiye’de bu konu çok tartışıldı. Trajikomik ifadeler gündeme geldi. Benim aklımda kalan ise “Ben hep 50 liralık benzin alıyorum” lafı oldu.

Değerli kardeşim, hepimiz vatanımızı seviyoruz. Ama kabul etmemiz gereken gerçekler var. Biz enerji bağımlılığı olan bir ülkeyiz. Yani o marketten aldığın bisküvi var ya onun fabrikasını çalıştırmak için enerjiyi dışarıdan alıyoruz. Marketten çıkınca bindiğin araban var ya işte o arabanın benzinini dışarıdan alıyoruz. Eve gitmek için trafik yoğunluğuna baktığın telefon var ya işte o telefonu da dışarıdan alıyoruz. Eve vardın mı ha işte o evin yapımında kullanılan inşaat malzemelerini de dışarıdan alıyoruz. Bilgisayarını açtın dosya göndermen lazım o bilgisayarı da dışarıdan alıyoruz. Hava biraz serinledi kombiyi açalım mı? Açalım da eee doğalgaz da dışarıdan…Daha niceleri…

Şimdi hala nolmuş dışarıdan alıyorsak paramız var ki verip alıyoruz diyorsan üzüleceğin detay geliyor. Biz bunları dışarıdan alırken dolar ile euro ile alıyoruz. Kur yükseldiğinde ise bu aldıklarımızın hepsinin maliyeti artıyor.

Ama senin maaşın bu hızda artmıyor işte…o zaman alım gücün düşüyor. Geçen sene sinema keyfi yapmak için marketten abur cubur alan Berkcan’ın sepeti 50 TL’ye mal olurken bu sene 72 TL olmuş. Üzgünüm Berkcan ya abur cuburlardan birini geri bırakacaksın ya da daha fazla ödemeye razı olup bütçendeki başka bir kalemden kısacaksın. Çünkü öğrencisin ve gelirin artmıyor, tabii normal bir öğrenci isen…

Kombiyi kıstık, market sepetini küçülttük, telefon eski(me)mişti onu değiştiremedik, bu seneki modaya uyamadık…bunun bir sonucu olmalı değil mi? bu kadar basit değil ekonomi ama aslında bu kadar da basit…şimdi bir milyon insanın her gün aldığı o bisküviyi almadığını düşünün…o bisküvi markası bir süre sonra üretim hatlarından bazılarını kapatmak zorunda kalır, işçilerin bazılarına ücretsiz izin verir ya da işten çıkarır. Oldu mu sana çifte sorun…Bisküvi fabrikasında işten çıkarılan Berkcan’ın babası ona harçlık gönderemez. Berkcan artık film keyfi yapmak için market alışverişi de yapamaz.  Kısır döngü halkaları giderek derinleşiyor. Sonunda ekonomi küçülür, daralır artık rakamlar neyi gösterirse, bilinen tek bir şey var vatandaş sıkıntıya düşer. Hep böyle mi kalır peki? Hayır elbette her krizin bir çıkışı vardır. Ama bu süre içerisinde halledilmesi gereken sorunlar da büyür.

İşte dışarıya bağımlı isen ithalat kültürü yerleşmiş ise en ufak bir ekonomik krizde, şokta başımıza bunlar gelir. Aslında tüm suç dolarda değil, suç ithal çanta kullanan Merve’de de değil…Bunlar her ekonomide olan şeyler, eğer bir suçlu arıyorsak o da üretmemektir…

Orta direk neden tasarruf edemiyor?

Asgari ücretin 2020 yılı itibari ile 2.325 TL olduğu ülkemizde yaklaşık 7 milyon hanenin açlık sınırında yaşadığını düşünürsek bu hanelerin tasarruf yapmasını zaten bekleyemeyiz. Asgari geçim şartlarını sağlayamayan, yeterli beslenemeyen, kaliteli sağlık hizmeti alamayan, kaliteli giyinemeyen, sosyal ve kültürel faaliyetlere bütçe ayıramayan milyonlarca insan var ülkemizde. İnsanca yaşamak sadece barınmak, yemek ve güvenlikten ibaret değildir. İnsan artık şehirde, teknoloji ile iç içe…Hal böyle olunca asgari ücretli de telefon almak, internete bağlanmak istiyor. Çocuğu sinemaya, tiyatroya gitmek istiyor.  Bu ortamda düşük gelirli bireylerden ancak tasarruf etmesi değil borçlanmaması beklenebilir.

Peki maaşı artan bireylerde durum nasıl? Orta direk denilen bu kesim de pek tasarruf edemiyor. Tüketimin bu kadar insan beynini uyardığı bir dönemde yaşıyoruz. Bir birey ele alalım.

Zeynep hanım özel sektörde çalışan bir beyaz yakalı, üniversite mezunu bir orta düzey yönetici. 5 yıl önce işe ilk girdiğinde 2.000 TL maaş alıyordu. Kredi kartı kullanmaya o dönemde başlamıştı. Aradan geçen zamanda Zeynep Hanım üç kez terfi aldı. Şu an 8.000 TL maaş alıyor. Bu maaş, Türkiye şartlarında iyi bir seviye sayılabilir. Ancak Zeynep Hanım hala tasarruf edemiyor. Çünkü işe ilk başladığında evini bir arkadaşı ile paylaşmak durumunda idi. Bu kira giderini epey kısıyordu. Ev arkadaşı evlenince yalnız başına kira ödemeye başladı. Zeynep hanım artık daha çok dışarıda yemek yiyor. Tiyatroya gidiyor. Telefon faturası daha yüksek, önemli görüşmeler yaptığından kendini daha iyi giyinmek durumunda hissediyor, sık sık tatile çıkıyor.

Bu profil size tanıdık geldi mi? “Ay şekerim gelen gidiyor bende yine para yok” lafını daha önce duydunuz mu? Çevrenizde mutlaka böyle biri vardır.

Beyaz yakalı plaza çalışanlarının en büyük handikabı budur maalesef. Çok yoğun stresli bir iş hayatı ile kendilerini şımartmak adına türlü türlü harcamalar yaparlar. Harcama yaptıkça borçlanır, borçlandıkça işten çıkarılma korkusu yaşar, korkuyu yaşadıkça daha çok alışveriş yapar. Bu bağımlılık böyle sürer gider.

Elbette gelir seviyemiz arttıkça yaşam kalitemizi yükseltmek hakkımız. Ancak yaşam kalitesi sadece daha iyi giyinmek ile, daha pahalı restoranlarda yemek yemekle sağlanmaz. Hiçbir hobisi olmayan kişilerdeki alışveriş bağımlılığının daha yüksek olduğunu biliyor muydunuz?

İndirime giren bir ürünü belki bir gün lazım olur diye aldığınız günü hatırlıyor musunuz? Daha havalı hissetmek için 200 TL’ye alınan tenis raketi, 1000 TL’ye boyatılan saçlar, sosyal medyadan alınan ve sonu hüsranla sonuçlanan türlü türlü kozmetik ürünleri…

Ya bir hevesle üye olduğumuz spor salonları… Hem ekonomik olsun diye yıllık üyeliği tercih etmiştiniz değil mi? Yapılan araştırmalar belirli bir süre için sınırsız kullanım hakkı tanıyan üyeliklerin çoğunun verimli kullanılmadığını gösteriyor.

Yılın en uzun günü, en kısa günü, en berbat günü, en en en…diye uydurulan indirim günlerinde aldığınız ürünlere bir göz atın…Hangilerini sık kullanıyorsunuz, iyi ki almışım dediğiniz ürün sayısı sandığınızdan daha azdır.

Mutluluğu arıyor bulamıyoruz, satın almaya çalışıyoruz ancak ona erişemiyoruz. Yaptığımız alışveriş bize en fazla eve gidene kadar haz veriyor. Sonra? Sonrası bir tane daha…

Yaptığınız alışverişlerin bir kısmının “duygusal” olduğunu biliyor musunuz?

Hani bir reklam var ya “olmasaaa daaa olurrrr”…diyor. Gerçekten şu tüketim furyası içinde satın aldığımız o kadar çok şey aslında olmasa da olur ki…

Alışverişte 10 saniye kuralını duymuşsunuzdur belki…

Almaya niyetlendiğiniz ürünü kasaya götürmeden önce kendinize şunu sorun:

“Bu ürüne gerçekten ihtiyacım var mı?”

Eğer cevabınız “hayır” ise onu usulca bırakın ya da gezindiğiniz o alışveriş sitesinden çıkın😊

Cevabınız “ama indirime girmiş” ise derin nefes alın ve 10 saniye bekleyin. Ve soruyu tekrar sorun kendinize. “Bu ürüne gerçekten ihtiyacım var mı?”

Hangi maaş seviyesinde, hangi pozisyonda çalışırsanız çalışın bir sermayedarın çalışanı olduğunuzu unutmayın. Özel sektörde çalışan orta ve üst düzey yöneticilerde bu yanılgı çokça yaşanır. Şirket özel araç verir, bilgisayar ve telefon verir. Tatile gönderir, yetki verir, unvan verir. Verir de verir…Sarhoş olursunuz. İşler iyi gitmediğinde şirketin küçülmeye gitmesi durumunda en çok maliyeti yüksek olan pozisyonlardan işçi çıkardığını unutmayın. Pozisyonuz ne kadar yüksekse iş bulma şansınız o kadar düşük olduğunu da unutmayın. Ve son olarak maaşınız iyi olsa da siz de bir işçisiniz.

Diyelim ki emekli olana kadar çok iyi bir pozisyonda çalıştınız. Bu işe ömrünüzü verdiniz. Ne kadar yüksek maaş almış olursanız olun SGK’dan emekli olduğunuzda alabileceğiniz maaşın kısıtlı olduğunu göz önünde bulundurun.

Özetle, aktif çalışırken harcamaya sevk eden yaşam şartlarının garantili olmadığını bilmemizde fayda var. Her istediğinizi alarak tasarruf edemezsiniz. Olaylara “yarına çıkacağım belli mi?” şeklinde yaklaşırsanız daha kazanılmamış gelirinizi bankaya ipotek etmiş olursunuz. Allah gecinden versin ama matematiksel olarak yarına çıkmama olasılığınız %50 ise çıkma olasılığınız da %50’dir. Bugünü şimdiden yarın için harcamak ne kadar rasyonel?

Atalarımızın deyimiyle, su akarken testiyi doldur ki kesilince içecek suyun olsun…

Piyasanın Büyüsü

Geleneksel ekonomi bilimi, yatırımcıyı rasyonel kabul eder. Yani yatırımcının akıllıca hareket ettiğini savunur. 1960’lardan beri yapılan bilimsel araştırmalar durumun böyle olmadığını ortaya koydu. Buna göre insanlar kararlarında her zaman akıllıca davranmıyordu. Finansçılar ve iktisatçılar bu durumu insanların yatırım kararları için test ettiler. Orada da durum aynıydı, yatırımcılar her zaman akıllıca seçimler yapmıyordu. Böylelikle davranışsal finans geleneksel ekonomi biliminin rasyonel insan tezini çürütmüş oldu.

Yatırım yapan herkes en az bir kez kararlarında hataya düşmüştür. Piyasa profesyonelleri bile zannedilenden daha sık yanlış kararlar verirler. Çünkü insan denilen canlı bir robot değildir. Duyguları vardır. Bu duygular kararları etkiler. Örneğin, bir kez yatırım yapan kişinin kazansa da kaybetse de yine yatırım yapma istediği adrenalin hormonu salgılamasından kaynaklanır. Heyecanlanan insan, yine yatırım yapma eğilimine girer. Bilimsel araştırmalar yüksek risk alan insanın bu davranışından haz aldığını ve beynin verdiği tepkinin uyuşturucu kullanan insanlar ile aynı tepkiyi verdiğini tespit etmişlerdir.

Yatırımcıların finansal kararlarında etkili olan denklem, risk-getiri ikilisinin doğru orantılı olmasına dayanmaktadır. Yatırımcı, karar alırken öyle bir psikoloji içerisine girer ki, bilinen tüm portföy teorileri, makro- mikro göstergeler, temel-teknik analizler anlamını yitirir. Finansal olaylardaki karmaşıklık, iç içe geçen sebep-sonuç ilişkileri yatırımcıların rasyonaliteden uzaklaşmasına sebep olmaktadır. Hal böyle olunca yatırımcı bir süre sonra rakamlardan, göstergelerden uzaklaşıp kendini piyasa uzmanının ya da “tüyo” verilebilecek bir tanıdığın ellerine bırakıverir. Şüphesiz ki yatırımcılar karar verirken çevresel faktörlerden oldukça fazla etkileniyor. Öyle ki, yapılan çalışmalarda yatırımcıların çevresel faktörleri dikkate aldıklarında yanlış veya çelişkili karar verdikleri görülmüştür.

Beklenti teorisinin mimarları olan Kahneman ve Tversky insandaki davranış kalıplarını iki yetersizliğe bağlıyor. İlki, duyguların akılcı karar almaya engel olması, ikincisi ise; insanların ne ile karşı karşıya olduklarını tam olarak bilememesi ve karar vermede güçlük çekmeleri. İktisadi modelde yatırımcıların tercihleri matematiksel doğrular üzerine oturtulmuştur. Oysa pratikte yatırımcının kararlarını etkileyen ekonomik olmayan durumlar sürekli bir değişim içerisindedir. Rasyonel olmayan davranış kalıpları piyasalar üzerinde önemli sayılabilecek durumdadır. Bunun nedenlerini yatırımcının kendine olan aşırı güveni, geçmiş yatırım deneyimlerine olan eğilim, pişmanlıktan kaçınma, inançta ısrar etme, dayak noktası belirleme gibi birçok psikolojik etken olarak gösterebiliriz.

Yatırımcının alım ya da satım kararı alırken içinde bulunduğu duygu durumu yatırımın geleceğinde önemli rol oynar. Örneğin, yatırım kararı verirken aşırı mutlu, mutsuz endişeli, sevinçli ya da panik olan yatırımcı duygularının etkisinde kalmış olabilir.

Yatırımcıların ekonomik olmayan davranış özellikleri birtakım davranış tiplerine dönüşebilmektedir. Bunlardan biri de sürü davranışıdır. Yatırımcıların kendi edindikleri bilgiler yerine başkalarından duydukları bilgilere göre davranmalarına davranışsal finansta “Sürü Davranışı” denilmektedir. Bu davranış tipi, finansal piyasalar tarafından istenmeyen bir durumdur. Çünkü, özelikle kriz dönemlerinde kaos ve söylenti ortamının yaratılmasında sürü davranışının olumsuz etkileri görülmektedir. Sürü davranış kalıbı, taklit davranışlar olarak da anılmaktadır.

Sürü davranışı bir anlamda, insan psikolojisinin temelinde yatan “kalabalığın yaptığının doğru olduğunun kabul edilmesi” durumudur. Ancak, bazı yapılan araştırmalar özellikle sermaye piyasalarında kalabalığın yaptığı davranışın tam tersinin yapılması durumunda daha karlı olunacağını ortaya koymaktadır. Bu anlamda karşımıza şu soru çıkmaktadır: “Yatırım yaparken sürüyü takip etmeli miyim etmemeliyim?” Bu sorunun cevabını vermek oldukça zor. Çünkü her iki yolun da %100 doğru bir cevabı yok. Bilinen şu ki, kalabalık her zaman doğruyu göstermez, hatta finansal piyasalarda genellikle yanlışı gösterir. Çünkü piyasalar globaldir ve piyasaları yöneten görünmeyen güçler vardır.

Piyasa ile inatlaşmamak en iyisidir. Piyasa kendi kendine yolunu bulan bir mekanizmadır. Bazen her şeyi takip ettiğinizi düşünürsünüz ama kaybedersiniz. İşte buna “piyasanın büyüsü” deriz.

 

Evlilikte finansal yönetim nasıl olmalı?

Mutlu bir evlilik elbette çok sayıda faktöre bağlı. Evlenirken finansal açıdan da bir birlikteliğe imza attığımız hukuken de onaylanmaktadır. Evlilikte finansal konular başlarda çok önemli gibi görünmese de uzun vadede hayati bir konu haline gelebilir. Tabii sınırsız bir bütçeniz varsa o ayrı. Ancak çok büyük bütçelerde de farklı sorunlar ortaya çıkabilir. Neyse biz gelelim sınırlı bütçelere😊 Nüfusun büyük çoğunluğu böyle çünkü…

Evlilikte çiftler, kalem kalem olmasa da harcamalarını birbirine bildirmelidir. Hesapsız, habersiz yapılan harcamalar bir süre sonra evin bütçesini sıkıntıya sokabilir. Her iki taraf da kendi başına hareket ederse ortak borçların ödenmesi gelecek planlarının yapılmasında stresli bir hal ortaya çıkarır.

Çiftlerden biri ya bilgi açısından ya da zaman açısından finansal konulara daha yatkın ise ortak bütçeyi bu kişinin yönetmesi mantıklı olabilir. Ancak bu yönetim, sadece kendi kararlarını uygulamak anlamını taşımamaktadır. Aksi taktirde çiftler arasında finansal konular yüzünden farklı sıkıntılar baş gösterebilir. Çiftlerden biri daha yüksek gelire sahip ise bütçe üzerinde daha fazla söz hakkı olduğunu hissine kapılabilir. Bu bazen evliliklerin sonunu getirebiliyor. Çünkü evlilik her açıdan bir sözleşmedir.

Bir aile olmayı seçtiğimize göre gelecek ile ilgili bir dizi kararlar vermek üzere yola çıkmışsınız demektir. Bu kararları finansal güç olmadan uygulamak zordur. Örneğin yeni bir işi ya da projeyi hayata geçirmek için eşinizden mutlaka fikir alın. Projenin artılarını, eksilerini belirtin. Böylelikle ailenin en önemli unsuru olan “güven”i korumuş olursunuz.

Son dönemlerde toplumda meydana gelen farklılıklar ile bir aile kuran gençlerin birbirinin maaşını bile bilmediğini, çiftlerin bütçesinin kendisine ait olduğunu gözlemliyorum. Çiftlerden biri kirayı ödüyor, diğeri faturaları ve mutfak masrafını ödüyor. Kalanının ne olduğu belli değil. Bu şekilde ne yatırım yapılabilir ne de bir finansal hayal kurulabilir. Tavsiyem ortak bütçe ile tek hesaptan harcama yapmak ve kişilerin kendine ait eşit özel bir harcama limitin olması yönünde. Örneğin; her iki tarafın da 4000 TL kazandığı bir durumda şöyle bir bütçe oluşturulabilir. 1500 TL Kira + 500 TL Fatura + 1000 TL mutfak + 500 TL Kadına ait harcama + 500 TL Erkeğe ait harcama + 500 TL beklenmedik harcamalar. Kalan 3500 TL ile de birikime aktarılabilir. Aksi taktirde bu çiftin ne araba alması mümkün olur ne de ev sahibi olması. Ayrı bütçe bir süre sonra tutumlu olan tarafın çileden çıkmasına sebep olabilir. Uzun vadeli bir evlilikte ortak finansal amaç da vazgeçilmez unsurlardan biridir. 

Tatilinizi nasıl alırdınız?

Kapitalist sistem, bireyleri tüm yıl çalıştırıp tatil yapabilmesi için de çalışarak kazandığı gelirinin bir kısmını tekrar sisteme yükleyen bir mekanizma…Elbette tatil yapmalıyız. Bilimsel çalışmalar, tatil yapan bireylerin çalışma performansındaki artışın gözle görülür derecede arttığını ortaya koymaktadır.

Mesele tatil yapmak değil…Mesele, tatil denildiği zaman zihnimizde oluşan planın bütçemizi aşan, toplumun sürü psikolojisi ile ayak uydurduğu, 5 yıldızlı otellere kapanıp açık büfe, havuz ve animasyon ekibinden ibaret olması…Bu tür tatiller bazı insanlar için ideal olabilir, sonuçta bir tercihtir. Buna karşın her kesme uygun olmadığı da açık. Bu tür tatillere birçoğumuz en az bir kez gitmiştir, ruhsal açıdan dinlendiniz mi? Yoksa bir haftalık tatilde aklınızda sürekli döndüğünüzde yine iş var düşüncesi mi meşguldü? Eğer bu düşünceyi siz de kendinizde test ettiyseniz bu tür tatillerin ödenen bedellerin karşılığını alamadığınız hizmetler olduğunu anlamışsınızdır.

O halde ne yapalım? Evde mi oturalım dediğinizi duyar gibiyim…Tabii ki hayır. Dinlenmek sadece hiçbir şey yapmadan size hizmet edilmesini beklemek demek değildir. Tatiller, iş yaşamının baş döndürücü döngüsünden vakit bulamadığınız ama aklınızda hep var olan düşüncelerinizi hayata geçirmek için mükemmel zamanlardır. Uzun zamandır okumak isteyip de okuyamadığınız kitapları okumak zihninizi temizleyebilir. Yazmak istediğiniz bir deneme yazısı, gezmek istediğiniz müzeler, başlamak istediğiniz bir spor ya da sanat dalına dair kurs, geliştirmek istediğiniz yabancı dil, hatta öğrenmek istediğiniz ikinci bir yabancı dil (çünkü hepimiz çok iyi İngilizce biliyoruz zaten) bunlara örnek olarak verilebilir.

Aslında tatil dönemlerinde insan kendine dönmek ister, kendini gerçekleştirmek için bir fırsat dönemi olabilir. Bunu en az bir kez denemenizi tavsiye ederim. Tatil dönüşü yeni kararlar aldığınızı, çok daha dingin ve azimli bir çalışma temposuna döndüğünüzü göreceksiniz. Hatta kendinizi ofiste ya da arkadaşlarınızdan otel tatiline gitmiş biri ile kıyaslayıp aradaki farkı görebilirsiniz.

Elbette her yıl 5 yıldızlı otelde tatil yapmaktan haz alan insanlar da vardır. Burada bahsettiğim şey, bu tatillerden sağlanan marjinal faydadır. Bu tip bir tatile ilk gittiğinizde eğlenceli gelebilir. Bazen ikinci ve üçüncü de olabilir. Ancak unutmayın bir birey çalışma hayatı boyunca en az 40 yıl çalışıyor. Her yıl tatil yapma isteği olacağına göre aslında bazı alışkanlıklarımızın düşündüğümüz kadar mutlu etmediğini anlamamız hem ekonomik açıdan hem de psikolojik açıdan fayda sağlayabilir.

Ev alsam mı almasam mı?

Faizlerin hatrı sayılır bir şekilde düşmesi ile vatandaşın kafası iyice karıştı. Faizler daha da düşer mi, bu düşük faizler bir fırsat mı? Ev sahibi olmak mantıklı mı? Bu gibi sorular, ev almaya niyeti olup da kriz ortamından dolayı bekleyen birçok kişinin zihnindeki deli sorular…

Ev almak diğer yatırımlara benzemeyen bir yatırım. Diğer yatırımlardan beklediğiniz şey sadece getiri. Oysa ev sahibi olmanın psikolojik ve sosyolojik yönleri de var. Bu nedenle “Ev satın alırken finansal ve duygusal dengeyi kurarak karar vermek fayda sağlar.”

Şimdi size benim takip ettiğim bir evin durumu üzerinden değerlendirme yapmak istiyorum. 

Aralık ayında baktığım bu ev sıfır olup 425.000 TL idi ve o zamanlar faiz 0,99 du. Evin fiyatı 600.000 oldu ve şu anda faizler bu ev için 0,64 seviyesinde. Her iki durumda da peşinatı %20 olarak belirlediğimde durum aşağıdaki gibi oluyor. Yani bu ev için pandemi öncesinde kredi kullanmak daha avantajlıydı. Çünkü ev fiyatı faizlerin düşüşünden daha sert arttı. 

                                            Pandemi Öncesi                                                Pandemi Sonrası
Peşinat                                                       85.000 TL                                                    120.000 TL
Kalan Ödeme                                                     340.000 TL                                                   480.000 TL
Taksit                                                          4.855 TL                                                         5.742 TL
Kredi Maliyeti                                                     582.600 TL                                                     689.040 TL
Evin Toplam Maliyeti                                                    667.600 TL                                                    809.040 TL

Bu hesaplama tabii bu ev için geçerli. Peki bu evin fiyatı 425.000 TL’den 500.000 TL’ye çıksaydı durum ne olurdu? Hadi birlikte bakalım. Aşağıdaki tabloyu incelediğinizde bu durumda da başa baş bir maliyet görülüyor. Demek ki bu ev için bu faiz oranları 500.000 TL’nin altında satın alınırsa bir avantaj olur. 

Pandemi Öncesi                                          Pandemi Sonrası
Peşinat                                                      85.000 TL                                  100.000 TL
Kalan Ödeme                                                   340.000 TL                     400.000 TL
Taksit                                                        4.855 TL                           4.785 TL
Kredi Maliyeti                                                   582.660 TL                         574.200 TL
Evin Toplam Maliyeti                                                   667.600 TL                          674.200 TL

Şunu da belirtmeden geçmeyelim buradaki 120 ayı 180 de seçebilirsiniz. Bana 120 ay ideal geldiği için ben bunu seçtim. Diğer yandan bu ev sıfır bir ev olduğundan faiz oranı %0,64. İkinci el olsaydı %0,74 faiz oranı ile hesaplama yapacaktım. Eğer sizin seçtiğiniz ev ikinci el ise hesaplamanızda bunu da göz önünde bulundurmayı unutmayın lütfen. Hesaplamalar için https://www.ziraatbank.com.tr/tr/hesaplama-araclari/kredi-hesaplama/konut-kredisi linkini kullanabilirsiniz. 

Ev alırken dikkat edilmesi gerekenler

Ev alırken dikkat edilmesi gereken bazı noktalar var ki vatandaşın bu konularda dikkatli olması gerekiyor.

  1. Kira çarpanı, gayrimenkulün değerinin kaç aylık brüt kira geliri ettiğini gösterir. Diyelim ki gayrimenkulünüzün değeri 450.000 TL ve aylık brüt kira geliri 1500 TL ise bu gayrimenkulün kira çarpanı 300’dür. Yani 25 yıldır. Eviniz kendisini 25 yılda amorti eder. Kira çarpanı bir karşılaştırma göstergesidir. Sabit değildir. Ülke riskine, ekonomik duruma, beklentilere göre değişebilir.
  2. Taksit tutarı: Kabaca konut krediniz ve varsa diğer kredilerinizin oranı toplam gelirinizin yarısını geçmemelidir. Fazlası uzun vadede zorlar ve bütçe açığına sebebiyet verir. Kısa vadeli olarak kredi kartlarına ve ihtiyaç kredisine başvurmanız durumunda gelirinizi arttıramazsanız içinden çıkılmaz bir borçlanma sarmalına girebilirsiniz
  3. Masraflar: Mülk edindiğinizde bazı masraflarınızın olacağını da hatırlatmak isterim. Örneğin emlak vergisi, Büyükşehirde iseniz evinizin binde 2’si, büyükşehirde değilseniz binde 1’i tutarında her yıl iki eşit taksitte olmak üzere emlak vergisi ödersiniz. Çevre ve temizlik vergisi, DASK gibi masrafları da unutmamak gerek. 
  4. Peşinat: Ev satın alırken peşinat biriktirmek, evin toplam maliyetini düşürecektir.
  5. Duygusal – Finansal denge: Ev satın alırken finansal ve duygusal dengeyi kurarak karar vermek fayda sağlayabilir. Evin işinize yakınlığı, komşuluk ilişkilerine bakış açınız, şehir merkezine uzaklığı gibi özellikler de ev alırken finansal hesaplamalar kadar önemlidir.
  6. Fiyat-Faiz Araştırması: Faizlerin çok düştüğü bu dönemde konut fiyatlarında artış oluyor. İyi bir piyasa araştırmasına ihtiyaç var. Yukarıda yaptığımız kıyaslamayı siz de beğendiğiniz evler üzerinde yapabilirsiniz. 

Huzurla sağlıkla ve taksitlerini zorlanmadan ödeyebileceğiniz bir ev sahibi olmanız dileğiyle…

Uygulamalı Yatırım Fonları Eğitimi

Finansal piyasalarda işlem yapmak için herkesin zamanı ve bilgisi yeterli olmayabilir. Bu piyasalarda işlem yapmak için yeterli bilgiye sahip olmak amacıyla bazen eğitim almak bazen de araştırma yapmak gerekebilir. İşte bunları yapmak için eğitim seviyeniz yüksek olsa bile zamanınız olmayabilir. Bunların yanında profesyonel destek almak istemediğinizde yatırım fonları sizin için biçilmiş kaftan olur.

Bu eğitimde yatırım fonları tüm yönleri ile uygulamalı olarak anlatılacak olup eğitim sonunda kendinize göre yatırım fonu seçme, seçtiğiniz fonları izleme ve piyasanın durumuna göre değiştirme konusunda gerekli bilgi ve motivasyona sahip olacaksınız.  

  • Yatırım fonu nedir? Neden tercih etmeliyim?
  • Yatırım fonunun sunduğu fırsatlar ve riskler nelerdir?
  • Yatırım fonunun içinde yer alabilecek tüm yatırım araçlarının özellikleri nelerdir?
  • Türlerine göre yatırım fonları nelerdir? 
  • Yatırım fonlarının portföy dağılımı nasıldır?
  • Yatırım fonlarının risk analizi nasıl yapılır?
  • Yatırım fonlarını alıp satarken nelere dikkat etmek gerekir?
  • Hangi fon size göre? 

Eğitime katılanlar, 132 TL değerindeki www.fonbul.com’u 4 ay süreyle ücretsiz kullanabilecekler, fon grafiklerinin yanısıra, fonlarla ilgili kapsamlı araştırma yapma olanağına sahip olacaklar. 

Eğitime; https://www.borfin.com.tr/egitim/Icerik.aspx?ID=7170&UrunID=2396 linkinden ulaşabilirsiniz.