Türkiye’nin Borçlanma Yapısındaki Değişim ve Ekonomiye Etkileri

                 “Bir ulusu fethetmenin ve köleleştirmenin iki yolu vardır. Birisi Kılıçla, Diğeri Borçla…”  John Adams (1735–1826)

Tarihte, Devlet borçları hep var olmuştur. Dünyada serbest ekonomiye geçiş dönemi olarak kabul edilen 1980’lerden sonra ülkelerin borçlanma sistemlerinde de değişimler görülmüştür. Devletlerin gelirleri giderlerini karşılayamadığı durumlarda borçlanması normal bir durumdur. Ancak, borçlanma bir finans aracı haline getirildiğinde faiz sarmalı ile birlikte orta ve uzun vadede ülke ekonomisini çıkmaza sürüklemektedir. Bu noktada cevabı aranan soru şudur: Borçlanmanın kolaylaştırılması ekonomiye nasıl etki ettiğidir. Burada, kolay borçlanmadan kasıt, daha az kritere bağlı olarak borç alabilme durumudur.

Borçlanma politikaları uzun dönemde ülke ekonomisinin kaderini belirler nitelikte hayati bir konudur. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde borçlanan ister kamu ister özel sektör ve hane halkı olsun ülkede borçlanmanın artması başka bir makroekonomik sorundan çıkabilecek herhangi bir mali krizi daha da derinleştirecektir. Üretiminde artış olmayan ancak hissedilir derecede gelişen bir ülkenin söz konusu gelişmedeki kaynağı aşırı borçlanma olarak açıklanabilir. Ülkelerin borçlanma politikalarının sürdürülebilirliği, alınan borcun hangi yatırımlarda kullanıldığı ve yapılan yatırımın getirisinin borçlanmanın üzerinde olduğu durumlarda söz konusu olabilmektedir.

Dış borçlanmayı ülke içinde yerleşik kuruluş ve kişilerin, ülke dışında yerleşik kuruluş ve kişilerden kısa, orta ve uzun vadeli dış kredi sağlaması olarak tanımlamak mümkündür.[1] Gelişmekte olan ülkelerin dış borçlanmaya ihtiyaç duymalarının birçok sebebi vardır. Bunlardan öne çıkanlar şöyledir: yetersiz iç tasarruf, sanayileşme ve kalkınma çabalarının büyük miktarda finansmanı zorunlu kılması, sanayi üretiminin büyük ölçüde ara mal ithalatına dayalı olması sebebiyle dışa bağımlılık, dış ticaret ve ödemeler dengesi açıkları ve bunları finanse edecek ulusal döviz miktarının yetersiz kalması, askeri harcamaların zaman zaman büyük boyutlara ulaşması, kamu açıkları, yurtiçi finansmanın yurtdışı finansmana göre daha pahalı olması, ekonominin kısa vadeli sermaye akımlarına açık olması, vadesi gelen dış borçların yine dış borçlar ile çevrilmeye çalışılmasıdır.[2]

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde dış borçların yarattığı “dış borç yükü”, geri ödenmeleri sırasında ekonomik açıdan olumsuz yönde etki yaratmaktadır. Dış borç kullanımının gelecek dönemlerin iç tasarruflarının bugünden kullanımı anlamına gelmesi ve gelecek nesillerin vergi-borç yükünü ağırlaştıracağı beklentisi, gerek dış borç gerekse sağlanan fonların rasyonel kullanımı büyük önem arz etmektedir.[3]

Ülkemizde dış kaynak kullanımı artarak devam etmektedir. Ancak, dış borçlanma yapısında bir değişim mevcuttur. Daha önce kamu açıkları ya da kamu kesiminin tasarruf açığının kapatılması için kullanılan dış borçlar, son yıllarda yoğun bir şekilde özel sektör tasarruf açığının kapatılması için kullanılmaktadır.[4] Diğer bir ifade ile artık devlet değil özel sektör ve hanehalkı borçlanmaktadır. Bu durumda değişen sadece borçlananın hangi kesim olduğu değil, aynı zamanda borcun vadesinin kısa ve maliyetinin arttığı gerçeğidir.

Son Dönemde Borçlanma Politikasındaki Değişimler ve Ekonomiye Etkileri

Türkiye’de vergi toplayamamanın kaynak sıkıntısı, borçlanmayı vergi yerine ikame ederek çözmeye yönelmiş, başlangıçta olumlu imiş gibi görünen bu politika zaman içerisinde vergi toplama konusunda yaşanan sıkıntıları arttırmış, kamu giderleri kısılamamış ve iç borçlanma sınıra dayanmıştır. Bu durum, Türkiye’de bunalımlı bir kamu finansmanını yaratmıştır. Vergiyi, bir süre borçlanma ile ikame etmek mümkündür. Ancak, borçlanmayı bir finans yönetimi olarak kullanmak çözüm yolu değildir.[5]

Grafik 1: 1940’dan Günümüze Dış Borç Stokunun Seyri (Milyon Dolar)

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı, http://www.hazine.gov.tr/default.aspx?nsw=EilDPQez15w=-H7deC+LxBI8=&mid=120&cid=12&nm=634, (10.04.2014)

Grafik 1’de 1940 yılından günümüze kadar olan dış borç stokunun milyon dolar cinsinden seyrine yer verilmiştir. 1980’lere kadar oldukça düşük seviyelerde seyreden dış borç stokumuz tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de baş gösteren liberalleşme hareketleri ile birlikte artmaya başlamıştır. 2000’li yıllar geldiğinde ise dış borcun artış hızı yükselmiş, 2000 yılından bu yana 4 kat artmıştır. Sözkonusu artış hızının devamı halinde dış borç stoku uzun dönemde Türk ekonomisi için bir tehdit unsuru olabilir.

Grafik 2: Türkiye’nin Borçluluk Sınırına Göre Durumu (%) (1990–2013)

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı,

http://www.hazine.gov.tr/default.aspx?nsw=EilDPQez15w=H7deC+LxBI8=&mid=120&cid=12&nm=634, (10.04.2014)

Grafik 2’de ise 1990–2013 yılları arasında Türkiye’nin borçluluk sınırına yer verilmiştir. Uluslararası literatürde %50 olarak kabul edilen borçluluk oranı, 2000–2001 bankacılık krizleri ile birlikte aşılmış olup daha sonra yine bu sınırın altına gerilemiştir. Ancak 2013 yılı itibari ile %50 sınırına yaklaşan bir oran sözkonusudur.

Toplam dış borç stoku, kredi ve tahvil stoku şeklinde iki ana kalemde izlenmektedir. Kredi stoku, bir önceki dönemden devreden miktara, ilgili dönem içinde yurt dışından sağlanan kredilerin eklenmesi ve dönem içinde gerçekleştirilen anapara ödemelerinin düşülmesi ile hesaplanmaktadır. Tahvil stoku ise, bir önceki dönemden devreden tahvil toplamına ilgili dönem sonuna kadar gerçekleştirilmiş olan tahvil ihraçlarının eklenmesi ve ilgili tarihe kadar gerçekleştirilmiş olan anapara ödemelerinin düşülmesi ile hesaplanmaktadır.[6]

Grafik 3: 1990’dan Günümüze Kamu- Özel Dış Borç Stoku Dağılımı (Milyon Dolar)

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı, http://www.hazine.gov.tr/default.aspx?nsw=EilDPQez15w=-H7deC+LxBI8=&mid=120&cid=12&nm=634, (10.04.2014)

Grafik 3’te 1990 yılından günümüze dış borç stokunun özel-kamu ayrımında dağılımına yer verilmiştir. Grafikte de görüldüğü gibi, Türkiye’nin dış borç stokunu oluşturan özel sektör borçlanması yıllar itibari ile ciddi bir artış göstermiştir. 2013 yılına bakıldığında toplam dış borcun yaklaşık üçte ikisinin özel sektöre ait borçlar olduğu görülmektedir. Diğer bir ifade ile, özel sektör borçlandırılmakta, kamunun toplam dış borç içerisindeki payı azaltılmaktadır.

Grafik 4: Yurt Dışı Piyasalarda İhraç Edilen Tahvil Tutarı (Milyon Dolar)

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı, http://www.hazine.gov.tr/default.aspx?nsw=EilDPQez15w=-H7deC+LxBI8=&mid=120&cid=12&nm=634, (10.04.2014)

Grafik 4’te ise yurtdışı piyasalarda ihraç edilen tahvilin milyon dolar cinsinden tutarına yer verilmiştir. Grafik 2’te yer alan toplam dış borç stokundaki durum burada da görülmektedir. 2010 yılına kadar özel sektörün payının bulunmadığı yurtdışı tahvil ihracında 2010 yılından sonra özel sektörün payı giderek artmıştır. Yine de, tahvilde en yüksek pay halen kamudadır.

Sonuç

Küreselleşme ile birlikte ülkelerin daha fazla kaynak ihtiyacı, borçlanmayı kaçınılmaz kılmıştır. 1980’li yıllar ile birlikte yoğunlaşan liberalleşme hareketleri sermayenin önemini arttırmış, uluslar arası sermaye arayışı hız kazanmıştır. Özellikle sermayeye ulaşmada zorluk çeken gelişmekte olan ülkeler, bu süreçte borçlanma kıskancında kalmışlardır. Borçlanmayı bir finansman yöntemi olarak kullanmak durumunda kalan gelişmekte olan ülkeler, zaman ilerledikçe bu durumun bağlayıcı etkilerini yaşamaktadırlar.

Bir ekonomi iki yolla toplam talebi arttırabilmektedir. Biri toplam gelirin artması diğeri ise borçlanmanın artmasıdır. Türkiye, son dönemde borçlanmayı arttırarak toplam talebi arttırma yoluna gitmiştir. Kısa vadede olumlu imiş gibi görünen bu politikalar, ülkemizi ve hanehalkını krizlere karşı hassas hale getirmektedir. Gerçekte toplam gelirin artmadığı sanal bir büyüme olan borçlanarak büyüme yöntemi uzun vadede sürdürülebilir değildir.

Türkiye’nin borç sarmalından çıkabilmesi için kendi tasarruf ve kaynaklarını doğru politikalar ile kullanması gerekmektedir. Ülkemizde uygulanan politikalar borçluluğu arttırmaktadır. Türk ekonomisi, katma değeri düşük, yetersiz üretim ile kaynaklarını verimsiz kullanmakla birlikte mevcut üretim ile de tasarruf edememektedir. Uzun vadede ekonomik istikrarın sağlanması için katma değeri yüksek yatırımların yapılması, alınan borçların verimli alanlarda kullanılması ülkemizin faydasına olacaktır. Bir diğer nokta ise, borçlanma piyasasındaki uzun vadeli ve düşük faizli finansman kaynaklarını devletin kullanması sebebi ile özel sektöre daha kısa vadeli ve yüksek faizli finansman kaynakları bırakılmaktadır. Bu durumda özel sektörün yatırım maliyetinin artması sebebi ile istihdam yaratmada sıkıntılar yaşanmaktadır.

 

[1] Ahmet Turan Adıyaman, Dış Borçlarımız ve Ekonomik Etkileri, Sayıştay Dergisi, Sayı:62, 2006, s.22.

[2] Gülden Ülgen, “Türkiye’de Dış Borcun Sürdürülebilirliği” Marmara Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, Cilt XX, Sayı:1, 2005, s.21.

[3] Abdurrahman Akdoğan, Kamu Maliyesi, Gazi Kitabevi, 9. Baskı, Ankara, 2003, s.426.

[4] Binhan Elif Yılmaz, Türkiye’nin Değişmeyen Kaderi: Borç Çıkmazı, Derin Yayınları, İstanbul, 2008, s.240.

[5] Mahfi Eğilmez, Hazine, Remzi Kitabevi, 10. Basım, İstanbul, 2012, ss.94-95.

[6] Binhan Elif Yılmaz, a.g.e., s.242.

Türkiye Kalkınıyor mu?

                                   

“İnsanlar yalnızca gayri safi milli hasıla ile yaşayamaz.”

Paul A. Samuel

 

Liberal ekonomi anlayışının genel kabul görmüş göstergesi olan Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) ülkeleri kalkınıyormuş gibi gösteren bir kalıp. Oysa bir ekonominin büyümesi ile kalkınması aynı durumu ifade etmiyor.  Büyüme, bir yıl içerisinde ülkede üretilen mal ve hizmetlerin toplamında meydana gelen artış iken; kalkınma, içerisinde büyümenin de olduğu daha kapsamlı bir ifadedir. Kalkınma, sadece maddi değerler ile ölçülebilecek bir durum değildir. Yapılan yatırımlar ve üretilen ürünlerin yanında insana yapılan hizmetler de kalkınmada birer faktördür. Elbette bu hizmetler fon kaynağı olmadan sağlanamaz. Ancak, insana yapılan yatırımın doğru nitelikte ve zamanında yapılması da kalkınmayı etkilemektedir. Kalkınma, toplumda sağlanan eğitim-kültür düzeyinin artması, bireylerin barınma ve sosyal güvenlik hizmetlerinin sağlanması, gelir adaletsizliğinin önüne geçilmesi ve demokrasiyi içinde barındıran bir olgudur.[1]

 

[1] Esfender Korkmaz, “Küresel Süreçte Ulusal Kalkınma”, Himalaya Yayınları, İstanbul, 2013, ss.15-16.

 

Büyüme, insanını yıpratarak, çevreye zarar vererek, yasaları yok sayarak, eğitimde kaliteyi düşürerek, altyapısız sadece büyüyebilmek için gerçekleşiyor ise bu büyümeden ülke uzun vadede zararlı çıkacaktır. Ayrıca, bu ülkenin hem insan kaynağı hem de değerleri rakamsal anlamda büyüyebilmek için kısa vadede yıpratılacak, tüketilecektir. Böyle bir durumda, ülkenin büyümesinin sürdürülebilirliği de düşünülemez.

 

Ekonomide “kişi başına düşen GSMH”, diye bir ifade vardır. Bu ifade, gelir adaletsizliğini yok sayan, kapitalist sistemin süsleyip önümüze kalıplar ile sunduğu ve kabul ettirdiği yaklaşımdan başka bir şey değildir. Bir yıl içerisinde üretilen mal ve hizmetlerin toplamının nüfusa bölünmesi ile ifade edilen bu sözde refah göstergesi, özellikle devletin sosyal görevlerini yerine getirmede yetersiz kaldığı gelişmekte olan ülkelerde kendisini bireylere daha da sahte göstermektedir.

 

Kapitalist sistemde GSMH’nın artması, aslında şunu işaret etmektedir; sermayedar kova ile kazanıyorsa istihdam imkanı verdiği işçiler kaşıkla nasipleniyor. İşte bu noktada, ihtiyaç duyulan en önemli şey, devletin sosyal görevlerini yerine getirmesidir. Hem gelir adaletsizliği hem de yaşamın herkese eşit derecede pahalıya mal olması toplumsal yaraları açmakta ve bireyleri, ülkeyi dönülmez bir yola sokmaktadır.

 

Peki Türkiye büyüyor mu kalkınıyor mu? Politikacılara bakarsak, “kalkınıyoruz”, yollarımız yapılıyor, hastane sayısı artıyor, üniversite sayısı ve okullaşma artıyor, kişi başına düşen GSMH artıyor…Bu ifadeler ne kadar gerçekçi? Elbette matematik yanılmaz, verilere bakarak Türkiye’nin kalkınıp kalkınmadığını anlamak mümkün…

 

Türkiye, 2013 yılında Birleşmiş Milletler’in yayınladığı İnsani Gelişmişlik Endeksi’ne göre, 187 ülke içerisinde 90. sırada. Söz konusu endeks, hem yoksulluk hem de eşitsizlik kriterlerini içeriyor. Türkiye’yi, Sri Lanka, Cezayir, Tunus gibi ülkeler takip ediyor. Almanya’nın yayınladığı Dünya Demokrasi Endeksi’ne göre ise Türkiye, 2013 yılında OECD ve AB üyesi 41 ülke içerisinde politika ve demokrasi kalitesinde önemli açıkları olan bir ülke olarak tanımlanmıştır. Ülkemiz, maalesef bu endekste sonuncu sırada yer almıştır.

 

Ülkemiz insanını doğrudan etkileyen unsurlara dair Türkiye İstatistik Kurumu’nun yayınladığı verilerden dikkat çeken bazıları ise şöyle;

 

  1. İşsizlik Oranı  %10,2
  2. Genç İşsizlik Oranı %20
  3. Çalışma hayatında kadınların oranı %27
  4. GSMH içerisinde Eğitim Harcamalarının Oranı %3
  5. GSMH içerisinde Sağlık Harcamalarının Oranı %5,4
  6. GSMH içerisinde Ar-Ge Harcamalarının Oranı %0,98
  7. Nüfusun %59’u mutlu,
  8. Mutlu olan bireylerin %73’ünün mutluluk kaynağı, aile
  9. Yılda ortalama 600 bin evlilik gerçekleşiyor.
  10. Yılda ortalama 125 bin boşanma gerçekleşiyor.
  11. Her ay ortalama 100 bin konut satılıyor.
  12. Konutu olmayanların gelirinin ortalama %27’si kira giderine gidiyor.

Türkiye’nin dünyada en büyük 18. ekonomi olmasına karşın, insani gelişmişlik ve demokrasi kalitesi gibi finansal olmayan göstergelerde oldukça geride olması kalkınamadığını göstermektedir. Diğer yandan, eğitime ve araştırmaya harcanan bütçenin çok düşük olması insana olan yatırımın ne derece düşük olduğunu göstermektedir. Sosyo-ekonomik yapının hızlı bir değişim gösterdiği, çarpık kentleşmeden iş güvenliği sorunlarına kadar birçok toplumsal ve ekonomik endişenin giderek yayıldığı ortadadır. Diğer yandan toplumun kutuplaştırıldığı, ayrıştığı göz önüne alındığında bu durumun gelecekte milletimizi zora sokabilecek bir tehlike olduğu görülmektedir.

 

Gelişmiş ülkelerde uygulanan iktisadi sistem de kapitalizmdir. Ancak, bu ülkelerde devletin vatandaşına sahip çıktığı, demokraside ilerledikleri ortadadır. Oysa ülkemizde devlet, yasalar çerçevesinde eşit şartlar altında imkan sunan bir otorite olmaktan çok yakın duranın ısındığı, yaklaşamayanın üşüdüğü bir otorite halini almıştır. Bu durumu düzeltecek olan yine de devlettir. Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi, “Devlet gelir dağılımını belirlemedeki en önemli yapıdır. Eğer gelir dağılımı halka eşit yapılmazsa hiyerarşik bir yapı halkın arasında her zaman görünecektir…”